bolu satılık daireler ve insan felsefeler345 evet arkadaslar bugn sizler icin bolu satılık daireler diyorki 20. yüzyılın en büyük şairlerinden, dünya olarak dini seçmiş düşünürlerinden, İngiltere’ıUa^ yuk övüncü Nobel edebiyat armağanmı da almış bıj**' nan T.S. Eliot’un iki önemli denemesi vardır. Biri kült,î üzerine bir denemedir, öbürü de, «Bir Hristiyan Topl^ mu İdeali» adını taşır. Birinci denemesinde, kültürün din temeline dayandığını müdafaa eder. İkincisinde de bir hristiyan toplumunun yapısını, Hristiyanlık ideali, ne göre oluşan bir devlet ülküsünü araştırır. Eliot’un birbirine bağh bu iki denemesi rastladığı dönem bakı, mından çok önem kazanmıştır.
Çünkü birbirini tamamlayan bu ıkı deneme, bir yanda faşizmin, bir yanda da komünizmin Avrupa kültürünü, topimn yapısmı ve devlet özünü kuşattığı, imhaya giriştiği bir zamanda yayınlanmıştır. Teorik bakımdan devletten tamamen ayn bir inanışlar bütünü olan ve buna rağmen devletle ilişkisi, tarihte, hristiyan avrupa halkma çok acı günler yaşatmış bulunan Hnstiyanhğa bağh bir kültür, toplum ve devlet iddiası o günler için, hatta bugün için bile, Avrupa’nm ister istemez üzerinde duracağı bir konudur. Avrupa, bugün, Eliot kadar güçlü olmasa da, birçok yazar ve düşünürün kalemiyle bu konuya eğilip durmaktadır. De GauUe bile, kendi kültür bakanı büyük yazar Andre Malraoux tarafından bir mit olarak tamtıhyor. Faşizmin ksm kıyameti içinden yeni çıkmış, çıkar çıkmaz da komünizmin akrep kıskacı içi* ne girmiş Avrupa, gelecek zamamnı kuşkulu kuşkulu düşünürken, yine en büyük zekâları tarafından, hatta devlet konusımda bile, devlet kavramına yabancı doğmuş ve düşman kesilmiş, politikaya karışınca da en çok devlet mefhumunu örselemiş bulıman Hristiyanlığa geniş ölçüde eğilmekten başka çare bulamıyor. Çünkü
devlet, kültür üzerine kurulu olacaktır. Avrupa kültürü ise bugünkü durumuyla, yok olmadan Hristiyanlıktan ayrılamaz. Hele komünizm ve faşizm gibi yeni yeni kültürlerin saldırılan karşısmda, kendi kültür temeline dönüş Avrupa için bir zaruret oluyordu. Ve oluyor.
İslâm dünyasına gelince, bu söylediklerimiz, çok daha keskin ve kesin bir anlam ve şiddet kazanıyor. İslâm kültürü iki jdiz yıldan beri yok edilmek istenen ve yok edilmek için başvurulmadık çare kalmamış bir kültürdür. Batı, düşünce, edebiyat, kültür, din, pobtika ve silahlanyla, teknik ve madde gücüyle kültürümüzü yok etmek için elinden geleni yapmıştır ve şimdi de yapmakta devam etmektedir. Kültürümüzün dayanışı ve dayatışı, çağın en büyük destam sayılmaya değer bir kültür kahramanlığıdır. İki yüz yıldır bu çok yanlı baskı altmda bir hayli örselenen, fakat ölmeyen kültürümüz, yeni yeni kendine gelmeye başlamıştır. Gün gün daha çok kendine gelecek, serpilip gelişecektir. Yeni yetişecek düşünürlerimiz en derin araştırma sabrıyla kültürümüz üzerine eğilecek, şairlerimiz bu kültür savaşımn destanım yazacaklardır. Teorik yapısında olsun, geçmiş zamandaki gerçekleşmelerinde olsun, devlet, toplum ve msam bir arada düşünen, birbirinden ayırmayan, aym kaynaktan besleyen kültürümüzün muhtevası üzerinde düşünürken, şimdiye kadar, Batı’dan içimize sokulmuş, sığ bir Ogüst Kontçuluk kokan, peşin hüküm ve klişe düşüncelerden, vebadan kaçar gibi kaçmalıyız. Bir örnek olsun diye verelim: şeriatla islânun biribirinden ayrılmaz olduğunu bilmeyen bir insanın, bu konularda İliç konuşmaması gerekir. Şeriat, îslâm’m gözle görülür, elle tutulurcasına ölçülü biçili, tartıh sisteminin adıdır. Yoksa bir öcü değildir.
Bir bakan, hem de din işlerini yürütmekle görevli ^ir bakamn, kendinden önceki din )ukıcı tutumların
başvurması, hele dine önem verdiğini ve saye/ ğunu belirtmeği ihmal etmeyen bir iktidar içi^ % bir tezattır. O iktidar ki, halk, ondan tarihi ve
için en azmdan objektif bir aydmlanma, bir derinle klişelerden sıyrılma beklemektedir. Kültürünün tarihle alâkasmın en sıhhatli bir şekilde yeniden rulmasmı beklemektedir. Hiç olmazsa bu bakımdandı, şünen insanlara toleranslı ve hatta yardımcı ummaktadır.
HAKİKAT VE PROPAGANDA
Biz hakikatta keskin, onlar propagandada. Propaganda ile hakikat arasındaki yarışmada, başlangıçta propaganda hızla geçer hakikati, fakat sonra çabuk yorulur, geriler, tökezler ve kalakalır. Hakikatsa yavaş yavaş ilerler, beUi başlı bir merhaleye varır, her merhalede yeni bir hız kazanır, sonunda en hızlıdır ve hedefe vardığı zaman da, sanki koşuya yeni çıkmışçasma biı tazelik ve canlılık içindedir. Hakikat yorulmaz. Çünkı o işledikçe, dinlenmesini çahşmasımn içinde yapar. Ya lana dayalı propaganda ise çalışırsa hızla ve şiddeti» yorulur, dinlenirse ölür. Propagemda zamam sürükle: ama, bu sürükleme bir yere kadar mümkündür. Aslın da, zaman propaganda muhtevasıyla birlikte gitmemiş sadece onun baskısıyla kauçuk gibi bir miktar uzamış gerilmiştir. Bundan sonra da propaganda zamanı çe kerse, zamanın kopması veya birden propagandamı elinden kurtularak eski yerine dönmesi gerekir ki, çol
defa, bu İkincisi olxır. Zaten, ikisinden hangisi olursa olsun, artık, propaganda konusu, zamanla olan ilgisini yitirir. Ve yitiriş o yitiriş. Yalanm son direnişi de, zamamn sırat köprüsünden aşağı ynvarlamr. Hakikat-sa, zamam zorİ2imaz, onu canlandırır, zaman hakikat muhtevasıyla dolarak canlı bir organizma gibi gelişir. Zaman geliştikçe de hakikat gelişir, açılır ve serpilir. Her gelişme, propagandanın dıştan gelip saran asalak zarım, ölü kabuğunu çatlatır. Sonunda hakikat, bütün çıplaklığı ve ihtişamıyla ortaya çıkar.
Batıcı ve solcu akımla İslâm akımı, yani propaganda akımıyla hakikat akımı arasmdaki macera da, ülkemizde, aşağı yukarı bu diyalektiği takip etmiştir ve etmektedir. Şu son juUarda Marx’m ve öbür komünistlerin kitapları ülkemizi bir sel baskımna uğrattı pro-pagandanm. Kendi yerli kültürümüzün ve idealimizin eserleri, bir an için, kül altında kalmış gibi oldu. Fakat modanm ömrü kısa, hakikatin ömrüyse uzundur. Şimdi yavaş yavaş kül dökülüyor, sel diniyor, firtma kesüiyor, hakikat canlı bir ateş ve ışık gibi ortaya çıkıyor.
Edebiyatta da durum aynı. Yahya Kemal’i Orhan Veliyle, Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmet’in adıyla örtmek, unutturmak için yıllarca çalıştılar. Fakat ne mümkün! Biçim mükemmehyetini bir trajedya özünden bile mahrum bir kaos, öze ve öteye eğilmiş bir lirizmi, bir ma-Mna çığlığı söndürebilir mi? Orhan Veli, bir rakı şişesinde balık oladursun, Yahya Kemal, gün gün, şiirinin gücü ve şuuruyla daha çok ortaya çıkmakta. Nazım Hikmet, son yıllarda görülmemiş övgülerin konusu yapıldıktan sonra, edebiyat tarihinin değişmez hükmüyle ashna irca edilirken. Necip Fazıl şiirinin kıyas bile kabul etmez üstünlüğü, bizzat solcu kalemlerden bile ellerinde olmadan, yer yer sızmakta. Orhan Veli ve Nazım Hikmet konusunda, neredeyse su yüzüne çıkan bir
umutsuzluk içinde, birdenbire, can havbyle dah zamana dönerek, aynı usulün son hamlesi olarak T Fikret’i diriltmeğe çalışıyorlar. Gayeleri açıktır: A? unutturmak. Tevfik Fikret’in şiirleri Rusça’ya çevriü^ çevrilmez, kendilerine o yönden emir gelmişçesine, Fi]j. ret, dillerinden dökülmeye başladı. Fakat sonuç besbel. li: bir süre sonra bu, inanılmadan yapılan propaganda da sınırlarına varacak ve Akif, hiç bir propagandaya da ihtiyacı olmaksızm ortaya çıkacak. Zaman, tarih ve in-san Âkifin hakkını verecek.
A5mı dram, bizim neslimiz için de oymanıyor, bizden hemen sonra gelenler için de. Son edebiyat akımlarmda boyıma üzerinde durdukları bir kaç kabiliyet kınntısı-nm yanmda, onlarla karşılaştırılamayacak kadar üstün bir ses ve muhtevayla gelen ve sessiz sedasız eserlerim veren değerlerimiz konusunda söz birliği etmişçesine tek kelime bile yazmamakta direniyorlar. Boşuna bir
Bugün oruç yolcudur. Geldi, evlerimizi, şehirlerimizi, soframızı, gönüllerimizi bir ay boymnca olanca zen-ginhği ve cömertliğiyle donattı ve işte gidiyor. Yürekte ister istemez bir sızı var. Ayrılış sızısı.
Mademki, ayrılış saati çaldı ve buna elde çare yok, öyleyse bütün iş onu unutmamakta. Giderken, bizden dünyamızdan hangi haberi ve ne götürüyor; geldi ve bize ne bıraktı, bunu düşünmeli, bunun h#»--'
malı. Ve bir yıl sonra tekrar dönünce bizi nasıl bulacak, bunun şimdiden hazırlığına girişmeli.
Giden oruca yol azığı ve öteye armağaın olarak ne verdik, bunu bir bir zihinden geçirmeli. Onım giderken çıkarttığı ayak sesine hangi sesi ekleyebildik, işte bunu iyi düşünmeli.
Ve bunu yalnız tek inssın olarak değil, aile olarak da, toplum olarak da, devlet olarak da düşünmeli.
Ayasofya’mn avizelerini bu ramazan’da da ışıtama-dık; bunu unutmamah.
Sırf inanç yüzünden, jTirdun doğusıma, batısına serpilmiş memleketlerde, Van’da, Mersin’de hapishanelerde normal orucım içinde bir de hürriyet orucu da tutanlarm hiç olmazsa bayramı evlerinde kutlamaları için gereği kadar seslerini duyurabildik mi, bunu da düşünmeli.
İbadetin yam sıra, ses çıkarmayan ve her türlü sı-kmtıya katlanan yoksul, dul ve yetimlerin dertlerine ne kadar ortak olabildik, bunun da muhasebesini ihmal etmemeli.
Memleket kültürü, ekonomisi, sıhhati için bu bir ay boyunca neler yaptık, millet varlığına maddî ve manevî alanda neler kattık, bunun da en ince hesabım çıkarmalı, bilançosuna girişmeli.
Bir yandan okuyucu}^ avlamak, müslümanlann saflığmdan faydalanmak için özel sayfalar ve köşeler düzenlerden, öte yandan, o sayfa ve köşelerde bile, dinle alay eden, müslümanlara saygısızlık gösteren, yanhş yorumlarla müslümanhğm gerçeğine ve ruhuna gizli açık saldırmaktan çekinmeyen gazetelerin, bu, Tartüf e laş çıkartan, felah bulmaz tavrım da hiç akıldan çıkar-
Hristiyanlardan gelme yılbaşı gecesine en uf gönül kaymasımn, bütün oruç bo3mnca kazandıt^*^ manevî kazançları küle çevireceğini iyi bilmeli.
Ramazan’ın şu son günlerinde bir kaatilin kaçış v, sonra vuruluşu da bize orucun bir öğütü olarak şım^ iyice öğretmeli ki, mesele, önce kaatil yetiştirip, tip, sonra onu gangster filmlerine yaraşır bir tarz ve üslûp içinde öldürmeğe mecbur olmak değil, bir inşa. nın bu hale gelmeyeceği manevî, ahlâkî, dinî ve kültü-rel atmosferi hazırlamak ve böylece hiç olmazsa bu acı hâdiseleri asgariye indirmektir.
Bu Ramazan’da, Kur’an-ı Kerim’in imşinin 1400. 5ulına vardık. Bu demektir ki, önümüzdeki yıl, bütün dünyada «Kur’an Yıh» olacaktır. Bu yıl içinde, her müs-lümana, kendi imkânları içinde, Kur’an’ı tamtmak, ha-kikatlannı ya5mak yolunda daha çok ödevler düşüyor. Giden oruç ta bize bu yolda bir hız ve aşk vermiş olma-hdır.
İşte oruç giderken bizi her bakımdan bir nefs muhasebesine çağırarEik gidiyor. Bunu yapmadıkça tuttuğumuz orucun eserinin gönlümüzde kalacağım ummak doğru olmaz, işte bımu bilmeli.
Tarih içinde, İslâm varlığının en çetin şartlarda bulunduğu bu yüzyıl ve bu dönemlerde oruç ayı gelir ve bir zırh gibi bizi korur. Şimdi o gittikten sonra, onu, yani oruç mefhumunu ve onunla birlikte var olan bütün İslâm mefhumlarım, İslâm hayatını korumak ta bize düşüyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder