bolu satılık daireler ve insan felsefeler43 sizlere en güzel yazıları yazan bolu satılık daireler dediki ekonomi tipinin dışında yeni bir ekonomi doğmadıkça insan için mutluluğun mümkün olamayacağını unutuyorlar.İnsanlığın yüzünü İslâm’ın ekonomi görüşüne çevirmenin birinci çalışması teorik alanda olaczıMır. İkinci çalışması da pratik alanda. Hatta bir bakıma, pratik alan çalışması, teorik alem çalışmasmdan daha önemlidir. İslâm ekonomisinin insanlık için bu kurtarıcı yanım gözle görülür ve elle tutulur bir hâle getirecek olan bir pratik alan çalışması, zaten metodu gereği gözlemeden doğan teorik çalışmalara da ışık tutacak, batı tipi düşünmeye mahkûm zihinleri de peşin hüküm zincirlerinden kurtaracaktır.
Yüzyılımızın ekonomi tarihinde çok önemli bir yer tutacak olan «İslâm Ortak Pazarı» çalışmalarının sessiz sedasız yapıldığı bugünlerde, başımızı biraz da İslâm ekonomisi üzerine eğmek zorundayız. Durmadan İktisadî bağımsızhktan söz eden sol kalemlerin, bağım-sızhğın belli başh garantisi böyle bir bölge pazarımn ilk kuruluş adımlarında, ölüler gibi susması, gören gözler için ne kadar anlamlıdır!
MEVLÂNA ENSTİTÜSÜ
Muhyiddin-i Arabî Hz.lerinin Füsus-ül Hikem’i gibi kendine mahsus bir Kur’an tefsiri olan ve Anadolu ufuk-lannı 700 yıldır Kurban ışıklarıyla donatan Mesnevi’nin ilham sahibi Hz. Mevlâna'nm, düğün gibi
îerinde yaşadık. Ramazan ayı içinde Kur’a^ Kur’an-ı Kerim içinde, onun aşk kamyJa ya ı yorumu olan Mesnevi, Mesnevi (Şeb-i arus): işte size, bizi çekip götüren yaşayan bir kerameti.
Bugünler, bir bakıma, Mesnevi'nin dünya3a dirdiği günlerin bir benzeridir. O zaman, Batı’d^ lılar, Doğu’dan da Cengiz ordulan gelerek İslâm d yasım, bir yıkılışa götüren, kuşku ve tereddüde boğ aklın kavrayamayacağı ve ancak aşk ve vecdle karşıj nabilecek acı bir kader şartına bağlamışlardı. İşte^j. nevi, İslâm Dünyasımn siperleri olan Anadolu’ya böy|ç i ulu bir ödevle geldi. Merkez noktasında Mevlânavç Mesnevi, Horasan erenlerinden bir halka, Anadolu’da^ yeni bir hamleyle İslâm insanmı, yeni devlete, yeniba. yata, canlı bir medeniyet kıvamma getirdi. O atılış ve sıçra3uş, İslâm’ı bugünlere kadar diri ve sağlam olarat getirdi. 20. yüz5ul da medeniyetimizi, o dönemdeki hs. kaça benzer bir kıskaç içine aldı: bir yanda, haçhlarm yenisi Batı, bir yanda da Cengiz aksiyonımun bir de ideoloji gücüyle destekli benzeri komünizm. İşte canlı ve yeni inanç, düşünce ve aksiyon akımlarıyla birlikte ve onlarla içiçe Mesnevi’nin yeniden en güçlü bir şekilde kurtarıcılık ödevinin gelip çattığı saatler. Data önce, Mesnevi, Anadolu ve İslâm dünyasımn kurtuluşu için başlıca ödevini gördükten sonra, klâsik kültür eğitiminde baştaki yerini almış, yüzyıllarca müslüman türkün belli başlı ana din, tasavvuf ve edebiyat, kültür ve ruh eseri olarak okunmuştu. Şimdi, bu klâsik ödevi 1 aşan şartlar geldi. Öyleyse özünde bir velayetin diriltici nefesini taşıyan Mesnevi’nin de yeniden, olanca ışığıy* la ortaya, bir zeytin altı barışı ve bir kılıç gibi çıkacâğı günler geldi.
Yanlış bir edebiyat kanaati ve bilgisi olarak birçok
kişi Mesnevi’nin farsça yazılışına hayıflanır. Halbuki iyice düşünülürse, bu da, büyük Mevlâna’nın bir kerametinden başka bir şey değildir. Eğer Mesnevi türkçe yazılmış olsaydı, ne kadar büyük olursa olsun, zaman içinde eski bir edebiyat metni gibi karşılanacak ve sadece öğretim alam içinde kapalı bir hayatla çevrili olarak kalacaktı. Halbuki, farsça söylenmekle bir yandan Anadolu dışmdaki dünyaya sürekli olarak seslenme imkânını sürdürmüş, öte ygmdan, her yüzyıhn canlı türkçesine çevrilerek Anadolu’da devamh oİ8irak çağdaş olmuştur. Böylece, büyüklüğün ve güzelliğin son sınırında da olsa, bir mermer heykel gibi geri çağlarda kalmamış, her çağ bir çocuk gibi doğmuş, büyümüş, yaşamış, sonra bir sonbaharda yerini yeni, canlı ve genç bir Mesnevi’ye bırakmıştır. Hepimiz, ufkumuzda hiç değişmeden duran bir Mesneviyle, bir de her çağ onun açılan bir kıvrımı gibi gehşen Mesnevi tercümeleri ve şerhleriyle karşılaşmış, her karşılaşmada da canlı bir kerametin diriltici serin bad-ı sabasım yüzümüzde duymuşuzdur.
Bu çahşmalar halkm kendi enerjisiyle ve ruh kudretiyle ortaya koyduğu verimlerdir.
Halkın ve devletin bütün imkânlarından faydalaunan Üniversite ise, Mevlâna gibi dünya çapındaki bir veli, bir aşk adamı, bir şair, bir ideal insanı, bir îslâm önderi için hangi etüdlerle karşımıza çıkmıştır?
Vakit kaybetmeden Edebiyat Fakültesine bağh bir VIEVLÂNA ENSTİTÜSÜ kurmamız ve bir Mesnevi Cürsüsünü açmamız lâzımdır. Böyle bir teşebbüs, üni-ersitemizin şahsiyetini bulmaya ve kültürümüzün eniden çağa hitap edebilecek bir diriliğe kavuşmaya aşladığma belli başlı bir işaret olacaktır.
Tarihin herhangi bir döneminde, bir ülkedeki cezanm kesinlik veya bulanıkhğı, sınırların ve buğnılanması veya bir yaz göğrünün ufuk çizgigS net oluşu, sertlik veya yumuşaklıkları, aralan^J’V. U3uım veya uyumsuzlukları, o toplumun adalet /^ mu, dolayısıyla da sağlamlığı veya çürüklüğü hakk^^ bir fikir verir. ';
Yeni bir inanca katılmaktan başka bir suçlan , yan ilk hristiyanlan kanh bir eğlencede aslanlara dirmek, çarmıha germek ve çivilejdp ceza sistemi uygulayan Roma’mn, sonımun bundan daha canh ve beliğ bir çöküş işareti bulunabilj miydi? Doktrininden ötürü filozofuna zehir içiren \ nan Medeniyeti de, bir bakıma, filozofunun şahsında, o zehiri, daha da tesirli ve öldürücü olmak üzere, bizzat kendisi içmiş demek değil miydi? Filozofun zehir içen j tarafı sadece vücudu, bedeniydi. İsmi, görüşleri, eseı t ve tesirleri o zehrin 5upratıcıhğım da aşarak gelecek I zamanlarda daha çok yaşayacaktı. Hatta o zehk biraz | da düşünceler için bir nevi panzehir olmuştu. İnsanlı-1 ğın, çağların dikkatini üzerine çekecekti. Bu kararla ı kendini zehirleyen medeniyet ve ülke ise bir daha di- i rilmemecesine kendi hayatına onursuz bir şekilde veriyordu.
Suçlan sıralayan kanunlar, suç muhtevasmı tayin eden yorum, karar ve uygulayışlardaM değişmede biı hızlanma varsa, bu hızlanışın içinde gefiştiği toplum, kritik bir kültür ve öz buhranmı yaşıyor demektir. Bu değişim iyiye doğru da olabilir, kötüye doğru da. Bir dönemde suç saymanın ve suçlan karşılayan cezalann şiddetlenmesi, belki de o sistemin artık son dayatışı
olacak, sonra da toplumda yeni beliren ve asu gt:xv._
leşmesini gelecek zamanlarda bulan yeni kuvvetler ve tepkilerle tarihin ağır kabir taşlan altında karanlıklara kavuşacaktır.
Üzerinde durduğumuz suç cinsi, elbet, her devir ve her şartta suç sa3nlan adam öldürme, hırsızlık cinsinden suçİEir değildir. Gerçi sözünü ettiğimiz değişim ve hızlanma, bu suçlar gibi klâsik suçlar üzerinde bile bir tesir yapacaktır. Ama bizim üzerinde durduğumuz suçlar veya suç sayılan fiiller, daha çok siyasî, fikrî inançlarla ilgih fiillerdir. Bir toplumun, bu konulardEiki tolerans ve şiddetini kullanma tarzı, o toplumun geleceğe bakışı ve uzamşı, yaşayışındaki tutarhhk için az çok bir fikir verir. Çünkü: sonucu, henüz nebülöz bir halde olan, bir fikir, inanç ve ideolojilerin birbiriyle ve toplumu yürüten kurulu düzen düşünceleri ve güçleriyle çatışması ve bu çatışmalar sonundaki zafer ve yenilgiler tayin edecektir.
Bu açıdan ülkemize bakarsak, birdenbire büyük bir dönüşümün önünde hızla döndüğümüzü görürüz. Düne kadar en ağır suç sayılan bir sol düşünce, bugün, bütün serthği, aşırılığı ve yıkıcılığıyla bir serbestliğe kavuşmuş bulunuyor. En ağın ihtilâlci sol söz ve aksiyon siyasî parti katlanna kadaır çıkıyor. Dün denecek kadar yakın bir zamanda, en romantik ve teorik msırk-sist bir cümlenin fısıldanması bile mümkün değilken, şimdi nerdeyse miting meydanlannda duvarlar üzerine çıkılarak ihtilâl kışkırtıcılığı yapılıyor. Radyo da, bu sol propagandanın gedikli ve demirbaş bir sözcüsü ve memleket çapındaki mikrofonu, sadık hoparlörü durumunda ve tutumunda gibi. Bu değişme nasıl oldu? Birdenbire nasıl ortaya çıktı? Bunun üzerinde uzun uzun en İlmî arayış usulleri ve soğukkanlılığıyla durmak
m», duymuş oUa bile en kaba anlamuu büe hjıklı oIjui birçok kifi otıunlji ılıpılı »oroJı® yutmiiktııdır Btr yttndarı uım^rnMtrlrrde. lâtklıiuj^ nb titennde btle Um bir mnîjmfmmym yandan bu işin gonollu uzmmm kenılmif btr ukıag^ payeliler. bu «uçun bir turİu kcurıjı «totrUnm çutmn teoride büe belli knUrrİrr tu^node btr «Aİa«autrt ramazkcn. pratikte, kendi ifOrOflermdeo «ûrû oiınt bu kavramın ekin biçen bir orak hiö ve keskmkb?^ işletilmesinin birind jfol açıcıUn oluyorUr
İçinde bulundui^tammak. anlamak, 1
mek ve sezmek... İşte insanın banna şuur ode%*i 01 iuaanlar arasında ayakta durabümek, hatu o insani toptan görebilecek bir taş yüksekliğinde ytıkarda I lunmak için gerekli asgan şuur, varolmak ödevinin rinci şartıdır. Evet, var olmak, ekzıetanaıyalistlerin dia eiti£:i gibi aadece başsız sonsuz, kayıtsız şartsız muU defiril, bir ödevdir. Kecıduıi yaratazu bilmek ve çerçeve içinde bir hayat tarzı tuUurmak şuur ve öde Toplumlar ve devletler için de durum aynidit- -
tarih içinde bir ödev seçmemişlerse kendilerine, uzun boylu yaşamalarına imkân yoktur. Ses bir yere uleışa-caktır. Işık çevresini aydınlatacaktır. Denizin dalgası karaya çarpacaktır. Ateş yakacak ve su yıkayacaktır.
Her varlığın bir ödevi vardır. En büyük, bir b gıkıma da en ağır, o derecede de en şanh ödevi insan yüklenmiştir.
Hele bir de, bu ağır ama şanlı ödevle yüklü insanlar bir araya geldi mi, yani bir toplum, bir ülke veya bir devlet olarak ortaya çıktılar mı, bu ödev, kendi üstüne katla-na katlana, bir çığ gibi büyüyecek, kırk katlı güller gibi katmerlenecek, incelecek, teferruatlanacak, yükselecek ve derinleşecektir.
Bir insan, bir ülke veya bir devlet, kendini bildiği bir yaşa gelir gelmez, şimdi bizim ödev dediğimiz, medeniyetler ve kültür tarihininse, medeniyet ve kültür adını verdiği derli toplu, bir bakış açısı ve bir hayat tarzı sunan, aşağı yukarı ayni cinsten (homojen) bir yapıya sahip muhteva bütünleri gırasmda bir seçme yapacaktır. Ayni medeniyet ve kültürleri seçenler argısmda dostça bir yarışma ve yardımlaşma, birbirine zıt medeniyet ve kültürlere katılanlar arasında da bir çatışma ve kavga kaçmılmaz olarak başgösterecektir.
Biz, bin yıldan artık bir zamandan beri İslâmî, kültür ve medeniyet olaırak seçmiş bulunuyoruz. Bin yıldan beri onunla öyle kaynaştık ki, bugün ondan ayrılmak, adeta kendimizden, etimizden, kemiğimizden, derimizden ve kanımızdan ayrılmak demek olur. Yeryüzüne, Asya’ya, A&ika’ya ve Avrupa’ya onun sayısız zuutım diktik. Omm çizgileriyle yeryüzünün yüzünü değiştirdik. Onunla birlikte girdiğimiz, şehirlere öyle bir ahenk geldi ki, biz oradan çıktıktan sonra bile, yüzlerce yıl, oranın müslüman olmayan halkı bile, o günleri bir al-tm çağ gibi hatırladı durdu ve hiç unutmadı. İnsanlığın ortak
İslâm’ın kazandırdığıyla hiç bir mede boy ölçüşebüecek gibi değildir. Ve tarihi^^^d formuna oturan İslâm insanı, insanlığın ufku'T " devam etti ve hâla da etmektedir.
Rönesans’tan sonra Batı, belli bir alanda, tekı% ansızm bir tepe noktasına yükselince, öbür ülke ve deniyetlerin yanı sıra bizim medeniyetimizi de yıkmaj için bütün gücüyle üzerimize yüklendi. İşte 20. yüzyıldj bu dâvamn sonunu almak isteğindedir. Öbür ülkelerve medeniyetler için kesin bir zafere ulaştığı da doğrudur Ama İslâm’m durumu değişiktir. Bir an için bir bocalama geçiren İslâm ülkeleri, günümüzde yeniden kendini bulmaya başlamış, her alanda. Batı mn kendince bir kader gibi tâyin ettiği sonuca imkân bırakmayarak yavaş yavaş uyanmaya, karşı koynnaya, kendi şahsiyetini aramaya başlamıştır. İşte bizim dirihş diye üzerinde durduğumuz gerçek budur. Batı, İslam medeniyetini öldürememiştir. İslâm Medeniyeti, Batı kültıirüyle olan bu ölüm kalım çatışmasmdan da ibret alarak, yeniden, en canlı ve orijinal bir medeniyet ve kültür olarak ayağa kalkmaktadır.
İçinde bulunduğumuz zamanı ve çağı idrak etmek, müslümamn, bütün benliği ve varhğıyla, insanlık kürsüsüne rakipsiz olarak yerleşecek ve getirdiği mesajla, inşam, yeniden bir uçurumun, atom ve feza uçurumla' nmn ucundan döndürecek olan İslâm’a kendini adaması demektir. Ateşe giren Hazreti İbrahim, çölde inanaD-larıyla birlikte kırk yıl türlü imkânsızlıklar arasmda dönüp duran Hazreti Musa ve nihayet görülmemiş acı ve sıkmtılarla, ölüm tehlikelerine katlanarak insanlığı kurtarmağa çahşan Büyük Peygamberimiz ödevleri-
Bu ramazaiL, Kur’an-ı Kerim’in insanlığa inişinin 1400. yıldönümüdür. Kur’an, bundan bin dört yüz yıl önce bir kadir gecesinde indi. Ve onun bize gelişinin üzerinden bin dört yüz kadir gecesi geçti. An, kendine gelen vahiyle nasıl peteğini örer ve bahnı yaparsa, müslümanlar da kendi peygamberlerine gelen vahiyle, Kur’an’dan yayılan ışıklarla eşsiz bir medeniyet kurdular. Yerjrüzünde Kur’an şehirlerini yaydılar. Kur’an gerçeklerinden, Kur’suı’ın sanatından, Kur’an’m sesinden insan ruhunu bir hakikat sitesine çevirmek birinci işleri oldu müslümanlarm.
Kur’an’ın inişiyle, dünyaya, öteki dünya da inmiş oldu. Kur’an’m aşılmaz lehimi ve kaynağıyla müslüma-mn ruhunda iki dünya kaynaşmış ve birleşmiş oldu.
Bin dört yüz yıldır ki, o, bizim hayat ışığımızdır, gören gözümüz, çalışan kalbimizdir.
Hayatımızm hiç bir çizgisi olmadı ki, oraya, Kur’an-ı Kerim’in tuttuğu bir ayna ve bir ışık bulunmasm. Yaşayışımızın nice çizgileri, vücuttaki kan damarları gibi, Kur’an çizgileridir.
Atalarımız, her yû Kur’an’ı bir baştan sona okurlardı. Böylece Kur’an-ı Kerim, yavaş yavaş onlarm ruhlarına geçerdi. Onun yapraklarına eğile eğüe babalanımzm ve annelerimizin yüzünü bir Kur’sın aydmiığı kaplardı. İşte bunun için bir müslüman daha ilk bakışta yüzünden tanınır.
Kur’anla olan bu yakınlık ve dostluk, adetâ kardeş-Hk , mü’minin ahlâkını Kur’an ahlâkıyla donatır.
İslâm medeniyetinin her alanında, unsurları derleyip toplayarak kaynaklara çıkınız. Göreceksiniz ki, bu

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder