bolu satılık daireler ve insan felsefeleri45 sizlere en güzel yazıları yazan bolu satılık daireler diyorki bir kitabın ilk şafak hecelerini söküyor ve bundan ğan heyecanını, içinde zaptediyor, yakın bir inşaat için için biriktiriyor.Bize kara rengin içinden bakanların başma gelenjçj bu milletin yalnız geçmiş zamanlardaki İslâm’a olanj^ dik hizmet ve bağlılığının bir armağam değil, gelec^ij zamanlarda da kanıyla bu İlahî mesajı yeryüzüne bü. yük bir canlılıkla işleyeceğinin peşin işareti ve avanj) olsa gerek.Dün gece, Şeb-i arus’tu, yani düğün gecesi. Hz, î Mevlâna’nm, gönüller gencinin, şehzadeler şehzadesi bir güvey gibi, ölümün lâmbalarıyla donatılmış bir fener alayım andıran bir düğün havası içindeuğurlandığı gece. Toprak dünyasındsın gök dünyasına, arzdan arşa, insan ellerindeki ağırlıktan melek kanatlarmdaki hafifliğe, karanlıktan ışıklar ülkesine, kısaca aşağıdan yücelere uğurlandığı saat. Bir şiddet meleğinin kemikleri kırarcasma ansızın kavrayışı şeklinde gelen ölüm bile, demek ki, Mevlâna’ya, bir düğün
Bu gece bir yas gecesi olamazdı, bir düğün gecesi olabilirdi ancak. Çünkü: büyük insan için, hep ilerleme vardır. Ölüm, en büyük ilerlemedir onun için. Bir yandan, bu dünyada, izi ve eseriyle, sönmemecesine yaktığı meşalelerle sağ ve diri olarak yaşarken, öte yandan, ebedilik dünyasında da, bütün bir ömür özlemini çektiği, aşkıyla ateş harmanı gibi savrulduğu bir birlik ve bir topluluk, geçmez güzellik ve yıpranmaz gerçekler dünyasma ölümün ymına yaklaşamayacağı bir dirilikle geçmiştir. Ölümle bir hayat ortadan kalkmamış, bir hayat, iki hayat olmuştur. Sönmemiş, parlamıştır. Azalmamış, çoğalmıştır. Se5rrelmemiş yaşEima dakikaları, yoğunlaşmış ve derinleşmiştir.
Bu geceden sonradır ki, Mevlanâ’mn dünya deneyi, öteye taşınmıştır, burada da, tarihî bir kadro gibi, her doğan çocuğa açık bir gök sofrası halinde uzayıp gitmiştir. Bir sofra ki, her yüz yıl bir katım daha açacak, bir kıvnmınm sakladığı nar bahçelerini önümüze saçacaktır.
Her Şeb-i arus’ta, savrulan kar tanelerinin içinde, birbirini izleyen iki gök harmanili hayal gibi Şems ve Mevlanâ’mn arka arkaya kayarak ufuklarda kaybolduğunu görmeyen, sezmeyen göz, ne kadar kapah bir gözdür!
Her Şeb-i arus’ta, tabut, tahtırevandır; içindeki diri, bir hakikat güveyisi, Hz. Mevlana’dır. El üstünde taşıyan müminler, bir düğün alayıdır. Ölüm, düğünün ta kendisidir. Hem de sağdıç olan imam, Hz. Şemstir. Namaz, alayı harekete getiren bir miraçtır. Dua, Mesnevidir. Ayakların ahengi ateş nefesli neyden fışkırır.
Her Şeb-i arus’ta, Kübbe-i Hadra, bir fosfor gibi parlar, Şemsi saklayan bir örtü gibi titrer ve sırrını açıp ta
aldatıcı bir gözahcılıkta da olmamak şartıyla. Işte^! bir kış gecesinde, o, Mesnevi’nin yapraklan aras3^ çıkar ve kanatlanyla Selçuk haşmeti Konya’yı ^
Günübirlik tozlardan ne bulaşmışsa dökülür camiin
duvarlarmdan. Mevlanâ’nm gezdiği yerleri gezer, . ziyaret ettiği evlerin pencerelerinden bakar ve kapıi^J nm çalar. O gece Konya evlerinin birçok kapısı çaüt^; Selâhaddin-i Zerkubî’nin önünde kendinden geçere^ döner döner döner, sema eder. Onım, dönüşünü gören.’ 1er, bir eleğimsağmanm, yedi renkli gök kuşagmındön.» düğünü sanırlar. Sonra Meram bağlamım yedivereni kütüklerindeki karla örtülü son üzümlerden bengisu.;. )m içer içer, kanmamacasma içer. Ve Şemsi Tebrizinin kaybolduğu noktada, gece bitip de şafak atarken, etra-1 finda yanan bir ayna gibi dönen dünyaya bir kaç ölüm. < süz bakış atarak, kanatlarım açar ve gök3dizüne doğru ı uçar.
Yaşayan, csuılı her milletin bir ülküsü ve bu ülk ye bağlı sembolleri vardır. Semboller, ülküleri görünı hale getirirler. Bayrak, her ülküde ortak bir semboldı Bir takım kuruluşlar da, bir yanıyla millet organize yonunun kalbini, bir yanıyla da tarihî sembollerimi
[ çimlendirir. Millet toplıiluğn her dağılmaya yüz tuttuğunda, bu semboller, zihinlerde, hayeülerde, hahza ve hatıralarda harekete geçerek kopuşu önlerler. O toplu-luğrun tarihteki yerini, parlak günlerini, zafer dönemlerini bugünkü zamana çağırırlar. Semboller demek ki tarihî bir çağrışımın ipuçlarıdır. Boynumuzdaki hayat ağacı gibi tarihî semboller ağı da, geçmiş zamandan gelip çağı ayakta tutan canlı millet iplikçikleridir. Çocuk, kendini bilir bilmez bu sembollerle karşılaşır ve hayatının her dönüm noktasında yeni bir yoruma ulaşır. Semboller, her insan için, ilkin masallarda, belki durgun ve bir kaç khşe içinde, kamufle edilmiş, lirik bir örtüyle gizlenmiş, perdelenmiş bir tabiat çerçevesidir. Masallarımızdaki, padişahın hasbahçesindeki yan kızarmış elma, ülkü sembolümüz olan Kızılelma’mn bir çocuğa sunuluşımdan başka bir şey midir? Ağlayan nar, genel gidişteki acı çöküntünün bir yansıması, gülen ayva da, durumumuza sevinen karanlık kuvvetlerin, şeytan yüzlerinin bir sembolü değil midir? Nar, zamana dayanmayan, daha ilk soğuklarda çatlayarak kanlı gözyaşlarını döken bir yaratık, ayvaysa, kış geldikçe kabuğunu ka-İmlaştıran, sağlam bir hisarm içinde benliğini koruyan buruk kış verimidir. Tadıyla düşmanın oyunları gibi aldatıcı, gerçekteyse boğaz tıkayıcı bir yemiş. Demek ki nann olgunlaşması, tarihteki parlak zamanların artık sona erişine, kış, çöküntüye, a5rv£mın gülüşü de iyice kötü ve trajik çağların gelip çatışına denk düşer. Çocuk, tarihinin sembolik anlamım, işte böylece, ürkmeden munis bir hikâye ve dekor içinde, adeta bir içgüdü halinde öğrenir, kavrar, özümler. Hikâyenin iyi bir sonla bitişi için seçilen küçük şehzade ise bizzat gençliğin sembolüdür. Masalı dinleyen çocuğun, kendini küçük şehzade ile birleştirmesi boşıma değildir. Masal, de-rinhğinde, bir hedef taşımaktadır. Bu da çocuğun yetişmesi, yann büyüyünce, belki de uğrunda canını bile
esirgemeyeceği mület ülküsüne ilk alışm ilk karşılaşmasıdır. °
Sonra çocuk büyüyecek, ülküyü doğrudan kavramaya başlayacaktır. Bu sefer, masal seın^u nin yerini din ve devlet sembolleri alacaktır. Semh masal uçuculuğunu kaybedecek, düşüncede, ede?' ta, aksiyonda kök salan bir görünüş, bir babş ağındaki toplanma noktalan olacaktır.
Batılılaşmaya başladığımızdan bu yana, her güj İ kendi sembollerimizi yavaş yavaş ortadan kaldırdı! Onun yerine konmak istenen vatan sevgisi ve benzeri duygu sembollerini ise günümüzün kozmopoht propa-' gandası silip süpürmek istiyor. Hele, bir tütün dumanı gibi ufuklarımızı karartmaya 3üiz tutan şu zamanların modası sosyalizm, eski ve yeni sembollerden iz ve eser bırakmamak üzere. Farkında olmadan nerdeyse sem-bolsüz bir millet haline getirildik. Halk sembollerim korumak ve yaşatmak için eşsiz bir takatla direniyor. Bv bir gerçekse de, eğitim, basın, radyo, bütün propagandı vasıtaları sembollerimizin ölümü için elinden geleni ya pıyor.
Şöyle veya böyle, sebebi ne olursa olsun, bu çağdabi büyüme gösteren şu saman alevi Yunanın bile bir seu bol sevgisi vardır. Sembol koruyuculuğu vardır. İlkb tik anda kaçmış bir Kral bile, bu sembol değeri yüzül den, bir anda bir kenara itilemıyor. İsterse, bu senıb( bir batıl itikada dayansm. Altı parmaklı ve Konstanb adlı bir Kral ın İstanbul’u alacağı saçma masah, Yuni
din ve devlet adamı üstünde bile etkisini yapıyor ve bu masal, bir sembol doğduruyor, o sembol de, günün aktü-abtesi olarak Megaloidea’ya bağflanıyor.
Sembolsüz bir millet yaşayamaz.
İSLÂM ORTAK PAZARI
Bu çağın en çok üzerinde durulan ve gerçekten de durulması gereken yanlarından biri ve başlıcası ekonomidir. Bir toplumda ekonomik yapının temel olduğunu iddia eden marksist teorinin yanlışlığı ve aşırılığı, asıl temel olan din faktörünü inkârı, ekonominin gerçeğini de bu teorinin dışında aramaya yöneltmiştir insan kafasını. Kapitalist teoriler, bize ekonomik yapı hakkında faydalanılabilir bir takım bilgiler, kanunlar ve perspektifler veriyorsa da, insanın ekonomi alamndaki dengesini sağlamaktan mahrum bir düzene dayan diki eınn-dan, onlar da yeterli değillerdir. Komünist ve kapitalist doktrin ve teorileri, biri bir uçta, öbürü öbür uçta olmak üzere, bir ekonomik serinin, iki aşın, ekonomi alanıyla öbür alanlar arasmdaki sulhu bozucu, sonuç olarak ancak birer özel ekonomi dunımlandırlar ve insanoğlunun bugünkü buhranından sorumlu başlıca doktrin ve sistemler olmak durumundadırİEir. Onun için, insanoğlu durmamakta ve aramaktadır. Kapitalizmi ve komünizmi olduklan yerden kaydırmaya çalışmakta, birbirine yaklaştırma yollannı aramakta ve bu arayıştan medet ummaktadır.
Islâm m kendine has bir ekonomi görüşü vardır. Bu
ne kapitalist, ne komünist bir yapıdır. Ne h barışmasından do^an bir sistem. Kendi düny \i, müzden çıkan, hürriyet içinde gelişmeyi sağla^^\ mülkiyeti, serbest teşebbüsü, miras hakkını defe^Sl ren, buna karşılık öldürücü rekabeti, sermayenj^^H ezmesini önleyen, insanın tabiatma aykın olmay^^ bir ölçü dahilinde İktisadî eşitliğe bir maij tayin
kendine mahsus bir sistemdir İslâm’ın iktisat siste^^ ^
Komünizmle kapitaüzmin karşı karşıya gelmesinde doğan siyasî ve İktisadî gerginhğin yıkılması ve sonfj da iktisat alamnda da insanlığa bir mutluluk yüzünij^ görünmesi için İslâm görüşünün üçüncü bir ekonond bloku olarak ortaya çıkması gerek ve şarttır.
Peşin hükümlerin mahkûmu kalemler olmasa ve yol kesmese, ekonomi alanmdakı tartışmalar en İma zamanda buraya dönecektir. Bu bir yana, o göğüslerin, den nişanh, kara ve kızıl benekh kalemler, insan kafası bu noktaya dönmesin diye, aldatıcı ve yapma bir tahm yeni ekonomi alanları illüzyonunu doğurmaya çabalıyorlar. İşte, az gelişmiş ülkeler ekonomisi, gelişmekte olan ülkeler ekonomisi, geri kalmış ülkeler ekonomisi, Asya tipi üretim gibi terimlerin gerisinde, iki anakronik ekonomi tipinin dışmda başka bir takım ekonomi tiplerinin bulunabileceğini ister istemez itiraf ediyorlar sa da, bunun hemen arkasmdan, bu ekonomileri beli başlı medeniyet kavramlarmm ve yaşayışlanmn içind ve etrafında arayacaklarına, gidip gidip yine komünizı veya kapitalizmi hedef alan ekonomiler olarak biçin lendirmeye çalışıyorlar. O iki tipten bir türlü uzaklî şamıyorlar. Bu yeni ekonomileri, ya tiplerin bozulmt şekilleri, yani o ekonomilerin doğurduğu ekonomi tipb ri olarak tanıyorlar veya ilerde o tiplere ulaşmayı hed( almış ekonomiler olarak bunların üzerinde duruyorla İnsanlığm tarihim bir trajedyaya çevirmiş bulunan b

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder