bolu sahibinden satılık daire ve ortacag felsefesi en güzel yazıları yazan bolu sahibinden satılık daire dediki Albertus Magnus ve haleflerinin okurlarının alışık oldukları psikoloji temalarının sürüp gittiğini belirtmemiz gerekmese, Tauler, incelemesi sadece teolojiye ait kalacak unsurlar içeren vaazlar kaleme almıştır. Ana teması, “ruhun derunu" öğretisidir; bu öğretiye “ruhun doruğu” adını da vermiştir; bu ifadede Augustinusçulartn abditum mentis ve apex ınentis’i belirmektedir. Aslında Tauler’in bu isimle işaret ettiği şeyin adı
yoktur; çünkü bu derinlik, ruhun Tann’yla yakınlığından başka bir şey değildir ve Tanrı’ya isim verilemediği gibi bu gizli bölgesine de isim verilemez. Bütün melekelerin ötesinde, ruhun özünün içinde bulunan bu yerde, ebedi bir sessizlik ve sükünet hâkimdir; burada suret yoktur, bilgi yoktur, eylem yoktur, burada bulunan ilahi ışığı almaya hazır salı bir alıcı ve mistik temaşanın temelde mümkün olmasıdır. Tauler’in kendisi de Vaaz’ın son derece önemli olan bir bölümünde bu öğretinin kaynağı hakkında bizlere bilgi vermiştir: “Ruhun derinliğinde gizlenen bu içsel asaletten eski ya da modern pek çok doktor bahsetmiştir, piskopos Albertus (Magnus), üstat Dielrich (de Vrieberg), üstat Eckhart. Biri ona ruhun kıvılcımı demiş, başkası derinliği veya doruğu, bir üçüncüsü de ruhun ilkesi demiştir. Piskopos Albert ise, bu asalete, içinde Teslis’in temsil edildiği ve orada ikamet ettiği bir suret adını vermiştir. Bu kıvılcım, yaratılmamış halindeyken bulunduğu ve oradan geldiği Derinliğe ulaşmadan sükûnete ulaşmadığı için aklın onu izleyemediği, âlemlerin ötesinde, asıl yeri olan doruklara doğru kaçar.”
Burada Tauler’in mistiğinin. Tanrı tarafından yaratılmış bir ruha Tann’dakı yaratılmamış ideasına geri dönme olanağı hazırlamak olduğunu görmekteyiz. Bu Eriuge-nacı ve Dionysosçu tema, kendisinin ilham verdiği öğretilerden alınmış ifadelere bürünmüştür. Ruhun derunu ile tam anlamıyla melekeleri arasına Gemüt, yani Pascalcı bir anlama yakın olan “kalp” adını verebileceğimiz şey girer. Tauler bu ifade ile, bütün melekelerinin uygulamasını iyi ya da kötü olarak koşullandırdığı ruhun dengeli halini anlatmak ister. Gemüt, ruhun derinliğine dolayısıyla da Tanrı'ya yönelirse, ruhun geri kalan her şeyi olması gerektiği gibidir ve işlemesi gerektiği gibi işler. Fakat Gemüt, ruhun derinliğinden yüz çevirirse, ruhun bütün melekeleri de Tanrı’dan yüz çevirir. Kısacası Gemüt, ruhun kendi “derununa” karşı sürekli tutumudur.
Bu şekilde tasavvur edilen bir ruhun yapısı, hem doğaüstü hayat düzeyinde hem de doğal bilgi düzeyinde Tanrı’yla iletişimi kolaylaştırmak için yapılmıştır. Kendi içsel derinliğiyle temas kuran her insan orada Tanrı’yı doğrudan ve gözlerinin güneşi görmesinden daha berrak bir şekilde bilir; “Proclus ve Platon, buna ulaşmışlardır ve kendiliklerinden bunu bu şekilde bulamayanlara bunu çok açıkça belirtmişlerdir.” Tauler, burada, Augustinus’un bazı filozofların bir an için ilahi ışığı görecek kadar yükseldiklerini kabul ettiği metinleri hatırlamıştır, aynı zamanda kendisinin de Guil-laume de Moerbeke’nin çevirisiyle Proclus’u okuduğunu görmekleyiz. Tauler’ın Proclus’u zikrettiği vaazlarından birinin, kendi içinde Hıristiyan ruhunun içe dalışını tasvir etmek için, bu yeni-Platoncunun Aristoteles’in ötesinde Plaion’a kadar ve kendi ilahi delilik öğretisine kadar tilmizini götürmeye çalıştığı Öngörü ve Kader Üzeıine'-
den ilham aldığı göslerilmişiir (Hıigueny).bolu sahibinden satılık daire Tauler filozonarm öğretisinden bu derece serbestçe kullanmış olsa da, dinleyicilerini, ilk önce Hıristiyan erdemlerini öğrenmeden önce böylesi bir temaşaya girişmemelerini kesin bir şekilde uyarmıştır. Gerçekten de Tanrı’mn gerçek bilgisinin gerekli koşulları bunlardır. Bu yüzden Aziz Bona-venture’ün lüneraire de l'âme vers Dieu [Ruhun Tanrıya Doğru Güzergahı] adlı eserinin Girişinde bulunan ifadeleri lafzi olarak alarak Tauler, buraya götüren tek yolun İsa Mesih'in hayatı ve tutkusu olduğunu beyan eder.
Bu spekülasyoncuların aslında rahip kılığına girmiş Platoncu filozoflar oldukları gibi bir düşünceye yol açmamak için, bu olguları hatırlatmakta yarar var. Bunlar, Aristotelesçi ampirizmin dili ve tekniğinden çok Platonculukta ihtiyaçlarına daha uygun bir dili ve tekniği bulmuş ve daha çok doğaüstü temaşayla meşgul Hıristiyanlar-dı. Bu felsefi kavramların hafif izler şeklinde görüldüğü başka bir mistik için de aynı gözlemleri yapabiliriz: bu kişi Jean Ruysbroeck'tir (1293-1381). Brabanlu bu temaşacı kişi, güzel isim bulma yeteneğine sahipti: L’Ornemenl des noces spiriluelles [Manevi Düğünün Süsleri] ve Le livre des douze beguines [On iki Rahibenin Kitabı], bunun ötesine geçmemiş kişilerin bile belleğinden silinmemiştir. Ruysbroeck, burada kendisine bahşettiği lütuflarda Tanrı’mn ruhu karşıladığı ve ruhun Tann’yı karşılamak için “çıktığı” hareketi tasvir etmiştir. Aziz Bernard'da, hatta gerçekten Hıristiyan olan bütün mistiklerde olduğu gibi burada da ilk adımı Tanrı atmıştır (ipse prior dilexit nos), fakat Ruysbroeck, iradenin inayete cevap ediminin özgürlüğünün altını çizmeyi unutmamıştır. Manevi düğünün süsleri, Incil’in teknik bir yorumudur ve Incil’in sözüne göre ayrıntılı ve titiz bir şekilde incelemektedir: işte Güvey geliyor, onu karşılamaya çıkın (Matta XXV:6).
Demek ki Ruysbroeck’in mistiği inayetin lütufları altında katıksız bir tevekkül öğretisi olmaktan çok uzaktır. Tam tersine bir hayat, hatta üçlü bir hayat öğretisidir: faal hayat, duygusal hayat, deruni temaşa hayatı; bunlar sayesinde insan ilahi hayatın mutluluğuna dalabilir. Aynı nedenden dolayı Ruysbroeck’in spekülasyondan vazgeçtiğini söylemek doğru olmaz. Bütün eseri, bu tezin yanlış olduğunu sergilemektedir. Fakat Ruysbroeck’in spekülasyonunun felsefeye aldırmadığını söylemek doğru olur. Aziz Bernard’ın mistiğinde -ki ondan ilham almıştır- olduğu gibi bu mistik öğretide de felsefi spekülasyona yalnızca iz halinde rastlamaktayız ve yin Aziz Bernard’da olduğu gibi bu izler Dionysos’lan ilham alınmış Hıristiyan bir yeni-Platonculuğun varlığını ortaya koymaktadır.
Burada Citeaux çileciliğinin, Aziz Bernard'da olduğundan daha sağlam bir şekilde inşa edilmiş ve bu mistik spekülasyonun iskeletini oluşturan bir birlik öğretisine da-
hil edildiğini eklemeliyiz. Manevi düğünün süsleri (ll:2), insanda iç içe geçmiş, ama kusursuzluğunu giderek yitiren üç birlik ayırt eder: her mahluk gibi insanın Tann'-daki birliği; insanın üst güçlerinin düşüncede veya tindeki birliği; insanın alt güçlerinin kalpteki birliği. Bu üç birlik, çokluk bir olduğu ve kaynağını elde ettiği birin içinde olduğu için aynı şekilde açıklanır. İnsanda inayetin eseri, bu üç birliği, en üstün birlik olan birincisinin doruğuna, kuşkusuz iradenin de yardımıyla, geri götürmekten ibarettir. Faal hayatın ahlaksal erdemlerinin, tinsel hayatın içsel temrinlerinin ve genel olarak doğaüstü temaşa hayatının ötesinde Ruysbroeck, Aziz Bernard ve Ric-hard de Saint-Victor’un mistik tecrübelerine -ki kendisine göre olduğu gibi onlara göre de bunlar mukaşefenın habercisi olan lezzetlerdir- varmaktadır. En yüksek derecede birleştirici tecrübelerdir bunlar, çünkü Tanrı yüce birliktir. Bu makamından dolayı ruhun özünde sürekli ikamet eder ve İlk Muharrik ilk hareket eden cismi hareket ettirdiği gibi içten doğaüstü bir hareketle onu hareket ettirerek (ll:50), inayet sayesinde bütünüyle kendine geri götürür. Bu inisiyatif ise bu kez tamamen ilahıdır, çünkü yalnızca Tanrı’nın birleşmek istediği kişi böyle bir yeteneğe sahip olabilir.
Bu tür “karşılaşmalar” tasvir edilemez, ama Ruysbroeck, bu birlikteliği insanın ilahi düşüncedeki “asal varoluşuna” iadesi olarak sunarak, en azından bunun mümkün olduğunu göstermeye çalışmıştır, Söz’ün ezeli üretilişi sayesinde “bütün mahluklar, zaman içinde yaratılmadan önce, ezeli olarak doğmuşlardır, Böylece Tanrı, onları kendisinde olan ve kendisinden ayn olan idealara göre kendi içinde ayn ayrı görmüş ve bilmiştir; yine de bunlar kendisinden her bakımdan farklı değildi, çünkü Tanrı’da olanlar Tanrı’dır. Tanrı'da sahip olduğumuz ve kendi dışımızda olduğumuz bu köken ve bu ezeli hayat zaman içinde yaratılmış varlığımızın kaynağıdır: Ve yaratılmış varlığımız, ezeli varlığa bağlıdır ve onun asal varoluşu itibariyle onunla birdir." Tan-rı’nın Flikmeti içinde olduğumuz bu varlık sayesinde biz de ezelden beri hem Tanrı’yla bir hem de ondan ayrıyız. Demek ki temaşa eden Tanrı’da bulunan ezeli örneğine, sureti olduğu kaynağa ulaştığında ve dolayısıyla her şeyi ilahi ışığın birliği içinde basit bir bakışla temaşa ettiğinde, temaşa hayatının doruk noktasına ulaşmış demektir (lll:S). Kuşkusuz Ruysbroeck’in buradaki düşüncesinde. Günah Çıkarıcı Maximus ve belki de Eriugena’dan yansımalar bulunmaktadır.bolu sahibinden satılık daire Jean Gerson bu noktada endişe duymuş ve Ruysbroeck’e karşı ateşli bir saldın düzenlemiştir; belki de onun bu saldırısı tamamen haksız olmasa da, Ruysbroeck’de bir mistiğe dahil edilmiş ve tamamen bu mistiğin işlevi olan bir öğretiyi, onun belki de hiçbir zaman önemsemediği özlere ve ilahi İdealara ilişkin metafizik bir gerçekçilik olarak sunma yanlışını işlemiştir. Ruysbroeck’in metninin üzerinde oynanılmamış saf bir haline sahip oldu-
gumuzdan emin olsak, Gelson'un durumu dramalikleşlirip dramatikleştirmedıgini ve bunu hangi ölçüde yaptığım söyleyebilirdik. Bu nöktada her ne olursa olsun. Ger-son, sonraki yüzyıllar boyunca Hıristiyan maneviyatı üzerinde derin bir etki bırakacak eserin önemi hakkında yanılmamıştı.
Bu etkiyi ölçmeye çalıştığımızda ümitsizliğe yakın bir duyguya kapılmaktayız. Bizzat tarihsel araştırmanın koşulları, Groenendael duacısının doğrudan öğrencileri ve çağdaşlan konusunda bu görevi zahmetli kılmaktadır. Bu anlamda Gerson’un eleştirisine karşı resmi savunucusu olan Jean de Schoonhoven’in (ölüm 1432) hangi ölçüde üstadının öğretisini savunduğu ve yaydığı sorunu, savunu eserinin kendisi bizi bu soruyu sormaya davet etmektedir; fakat bu kişinin bütün eserleri yayımlamadan kaldığı sürece bu soruya cevap bulunamaz. Basılmış metinlerin yaygınlaşıp daha verimli araştırmalara imkân vereceği sonraki dönemler için de, şu ana dek varılmış noktaların tarihe, Ruysbroeckci etkinin nüfuz sahasını ayrıntılı bir şekilde tanımlama izni vermesi için daha çok beklememiz gerekecektir. Gerçekten de bu etki Hıristiyan Ban üzerinde ya doğrudan ya dolaylı olarak gerçekleşmiştir. Doğrudan etkisi orijinal eserlerin çok sayıdaki elyazması kopya aracılığıyla ve Latince çeviriler sayesinde olmuştur: W. Jordaens (l512’de Henri Estienne’de Lefevre d’Etape, onun De omatu spi-ritualium nuptiarum basmıştır), Geert Groote (Bologne’da I538’de De septeın scalae di-vim aınoris seu vitae sanctae gradibus [Tanrısal Aşkın Yedi Basamağı ya da Kutsal Yaşamın Aşamalan Üzerine[ve De perjectione filiorum Dei’yi [Tann’nın Oğullarının Mükemmelliği Üzerine] basmıştır) özellikle de KölnIü Chartres tarikatından Laurent Surius (Opera omnia, 1552, 1608-1609, 1692); bunları çeşitli dillerdeki çeviriler izlemiştir; Fransızca olarak Manevi Düğünün Süsleri, Toulouse, 1606; bütün eserlerinin İspanyolca çevirisi, 1696; bazı bölümleri Almanca olarak, 1621, 1701. Dolaylı olarak da öğrencilerinin eserleri sayesinde etkisi yayılmıştır. Tam bu noktada sorun inanılmaz derecede karmaşıklaşır. Deny le Chartreux, Louis de Benoît, Benoît de Canfeld, hatta Lessius da, bunların her biri Ruysbroeck’in temaşa ve yüksek doruklar öğretisini kendilerine has nüanslarla kabul etmişlerdi. Belki de bu çeşitli öğretileri birbirlerinden farklılaştıran ve her zaman değilse de bazen derin farklılıklar yaratan nüanslardan çok, bunların temeldeki yakınlığına karşı fazla duyarlı davranılmışiır. Fakat ilham kaynaklarına ne ölçüde sadık kaldıkları sorusunu onun daha sıradan öğrencilerine yöneltmek yersiz olur. Böyle bir sorunun sorulması gereken kişi, öğrencilerinin en büyüğü olan Flaman Fransisken Hendrik Herp’tir. Bu kişi daha çok Latinleşiirilmiş Harphius (ölüm 1477) adıyla bilinir ve KölnIü Chartrelılar tarafından 1538’de yayımlanan ünlü Theologia mystica’nın [Gizemli Teoloji] yazarıdır. Ruysbroeckcu büyük temaların yayıl-
masında, en büyük rolü o oynamıştır. Bu öylesine önemlidir ki tarih için Harphius ve Ruysbroeck birbirlerinin yerini alır hale gelmiştir.
Daha 1538’deki yayında, Gerard d'Hamont, Gizemli Teolojiye yazdığı önsöz-mek-tubunda, bu eserden Ruysbroeck’e ait şeyler çıkarılırsa geriye pek bir şey kalmayacağına dikkat çekmekteydi. Bu görüş genel olarak yaygınlaşmıştır. Üstelik onu çûrüt-meyi görev bilen tek tarihçinin, eleştirel yayımını yaptığı eserde sadece bir tek özgün nitelik bulup çıkarabilmesi de bu görüşü iyice akla yatkın hale getirmiştir; üstelik özlemler uygulamasından ibaret bu özellik de epey önemsiz gözükmektedir: P. L. Verschueren’e göre Hendrik Herp Ruysbroeck’in Muştucusu olarak kalmıştır. Bu koşullarda hiçbir şey, mistik inancın bu iki teorisyenini bir kişiye indirmeye, bunların karşılıklı etkilerini birbiriyle karıştırmaya ve birini ölçmenin diğerini ölçmek anlamına geldiğine inanmaya engel olmamıştır ve olamayacaktır. Ruysbroeck'in mistiğinin fethettiği alanı belirtmek için, Harphius’un okurlarını ve öğrencilerini keşfetmek ve incelemek yeterli sayılacaktır. Bu yöntembilimsel ilke daha şimdiden birden fazla araştırmanın ilham kaynağı olmuştur. Fakat bunların hiçbiri Pierre Groult’nun XIV. yüzyılın İspanyol yazarlarıyla Hollanda mistikleri arasında var olabilecek ilişkiler hakkında yürüttüğü araştırma kadar önemli olamaz. İspanyol mistisizminin anlaşılması bakımından bu kadar önem arz eden pek az sorun vardır. Bu araştırma kadar dikkat gerektirecek başka bir araştırma bulmak da zordur. Bununla beraber Groult, Surius’un 1609 tarihli çevirisinden önce, Ruysbroeck’in eserlerinin Ispanyolcada yayımlandığının kesin bir izine rastlayamamıştır. Tezinden vazgeçmek için bunun yeterli bir neden olmadığını düşünmektedir. Çünkü ilk önce Jordaens ve Surius'un çevirileri Ispanya’ya muhtemelen 1518 ve 1560 yıllarına doğru girmiştir. İkinci olarak da en azından “bir şey kesindir: Keşiş Groenendael kendisi doğrudan bir etki yapmamış -ya da çok az etki bırakmış- olsa da gördüğümüz gibi doğrudan tilmizlerinin kendisini okumalarını ve sevmelerini sağlamıştır” (P. Groult, s. 76). Geriye, hemen ondan sonra gelen en önemli öğrencisi Harphius okunduğunda sevileni ve kendini okuttu-ranın gerçekten de Ruysbroeck olup olmadığını bilmek kalmaktadır.
Büyük ölçüde bu kesindir. Tamamen ve temaşa hayatının doruğuna ilişkin son derece önemli noktalarda sorgulamadan kabul edebileceğimiz bir şeydir bu. Çünkü araştırmaların bir yere varmasını istiyorsak, can alıcı bir olguyu öne çıkarmakta yarar var: Çünkü tek değil iki, hatta üç Harphius vardır. Gizemli Teoloji, özgün bir eser olarak görülmemeli ve bu şekilde kullanılmamalıdır. Bu eser, ilk başta bağımsız olan risalelerden hareketle, Ruysbroeck'in ölümünden sonra ve suni olarak yapılmış bir derlemedir; bu risalelerin öğreti açısından tam anlamıyla eşdeğer olup olmadıkları

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder