bolu sahibinden satılık daire ve ortacag felsefeleri evet szilere bugün en güzel bilgileri yazan bolu sahibinden satılık daire dediki Gilbert de la Porree’den geçerek Boetius’ian Albertus Magnus’a kadar gelişen biçim ontolojisi, onu doğuran yeni-Platoncu Bir diyalektiğine ulaşmaya meyilliydi. Bu eğilim, özellikle Albertus Magnus’ta, Varlık ile Tann’nın özdeşleştirilmesiyle dengelenmişti; bu dengeleme, Bir’i Varlık üstüne yerleştirmeyi çok zorlaştırıyordu. Jean Eckhart’m (Üstad Eckhart) öğretisinde yer verdiği Proclus’un baskısıyla bu set sonunda kırılmıştı. 1260 yılında Gotha yakınlarında Hochheim’da doğan Jean Eckhart, Dominiken Tarikatı’na mensuptu; 1302’de Paris’te teoloji diplomasını almıştı ve muhalifleri öğretisini yasaklatmaya kalkıştıklarında Köln’de ders vermekteydi. 1327 yılında yasaklama kararından yaklaşık iki yıl önce ölmüştür.
Üstad Eckhart, özgünlüklerini seleflerini bilmemelerine borçlu olan kişilerden değildir. Köln ve Paris’teki bütün Dominikenler gibi, Aristoteles’ten, Aquinolu Tho-mas ve Albertus Magnus’un öğretisel sentezlerinden habersiz değildi. Aristoteles’in ifadelerini ödünç alsa da, o daha çok Aquinolu Thomas’ın metafizik ve teolojik direktiflerini izlemiştir; fakat Proclus’un etkisiyle bunları yeni-Platoncu yönde aşmıştır. Yeni-Platoncu atılım onunla başlamamıştır. Scotus Eriugena’dan beri varlığını yitirmediği gibi Dietrich de Freiberg bunun etkisini büyük ölçüde hissetmişti ve XIII. yüzyılın sonlarına doğru Rhenan ülkesinde gerçekleşebileceği elverişli bir zemin bulmuştu. KölnIü Dominiken ve üstad Berthold de Mosburg’un Proclus üzerine kaleme aldığı yorum (Expositio in Elementationem iheolo^cam Procli) yayımlanmış olsaydı bunu daha iyi görürdük. Nikolaus von Kues, bu önemli eseri okuyacak ve hem ondan hem de yeni-Platonculuğu kendisininkinin kesin kaynaklarından biri olan Eckhart’-tan ilham alacaktı.
Eckhart’ın ana eğilimi olarak kalacak şey, yaklaşık 1313-1314 tarihinde kaleme alınmış Varlık Üzerine Sorular’ı döneminde gün ışığına çıkacaktı. Bu Sorular’ın ilkinde, Tanrı'da varolmak ile bilmenin aynı
sius esse. Varlık düzlemi bundan daha net bir şekilde bağımlı kılınamaz ve Eckharı ünlü Phma remm creatarum esi esse ifadesini kullanarak De causis {Nedenler Üzerine] yeni-Platonculuguyla uyum içinde kalarak bunu yapmıştır. Aquinolu Thomas’ın Yorumunda yaptığı gibi bunun anlamını gizlemeye çalışacak yerde bunu tam anlamında kabul etmiştir: Ünde statim Cum venimus ad esse, venimus ad creaturam. Varlığın düzeyine ulaşarak mahlukun düzeyine vardığımızda Tann’da kaldığımız sürece varlığın düzeyinin üstünde kalırız. Varlık mahluka uygun geldiği için, sadece Tanrının durumundaymış gibi Tanrıdadır: non esi ibi formaliler. Eckhart, burada Çıkış (lll;i5) metniyle -Ego sum qui sum- çakıştığını çok iyi bilmektedir, fakat burada İbn Mey-mun’un negatif teolojisi beklenmedik bir şekilde Proclus’un ontolojini desteklediği için (]. Koch) bunu yorumlayacak malzemeye sahiptir. Tanrı, varlık olduğunu söylemek isteseydi Ego sum demekle yetinirdi; fakat o başka bir şey demiştir, diye belirtir Eckhart. Geceleyin gizlenmek isteyen ve adını vermekten kaçınan birisiyle karşılaştığımızda bu kişiye kimsin? diye sorarsak. “Olduğum kişiyim” (je suis quije suis) cevabını verir. Tanrı da Musa’ya cevap verirken bunu yapmıştır: Deo ergo non competit esse.
Bu Quaestiones’lerden itibaren Eckhart. Tanrı’yı her tür varlıktan arınmış (puritas essendi) olma ayrıcalığına sahip ve varlık gözündeki bu saflığından dolayı da onun nedeni olabilecek şey olarak tasavvur etmektedir. Aristoteles bütün renkleri görmek için bakışın renksiz olması gerektiğini söylemiştir; aynı şekilde her varlığın nedeni olabilmesi için Tann’da hiçbir varlığın olmaması, bunu yadsımak gerekir. Demek ki Tanrı varlıktan daha yüce bir şeydir: est aliquid altius enle. Kendiliğinden saflığında, bütünlüğünde, mükemmelliğinde her şeyin köküne ve nedenine sahiptir ve bu yüzden de Ego sum qui sum derken de bunu söylemek istemiştir. Varlıktan önce gelen bu şey intelligere'le benzer kılınmıştır. Başlangıçta Söz vardı (Yuhanna l:i), yani est ipsum inlelligere Jundamentum ipsium esse. Bununla beraber Söz’ün kendisi şöyle dedi: “Ben Hakikatim" (Yuhanna XIV:6). yani Hikmetim. Varlık hakkında daha sonra hangi görüşü ifade ederse etsin. Eckhart. bu noktada görüşünü hiç değiştirmemiştir: Tanrı Hikmet (sapientia) olmasından dolayı her şeyden, buna varlık da dahildir, arınmıştır.
Eckhart’m sık sık Tann’nın varlık olduğunu -esse est Deus- ve saflığında ve bütünlüğünde —esse purum et plenum— böyle olduğunu tekrarladığı daha sonraki eserlerini yorumlarken bu noktayı asla unutmamak gerekir. Bu onun görüş değiştirdiğini göstermez, sadece kendini farklı ifade etmiştir. Eckhart’ın Sorular’ı kaleme aldığı dönemden itibaren Tann’yı idrak edimiyle özdeşleştirdiğini görmekteyiz. Üçlü esse, vi-vere et inlelligere'den üçüncü terimi ilk sıraya almıştır; bunu da Augustinus’un De li-
jjgro arbitrio'da (ll:3, 7) yaptığı gibi, bu terim diğer iki terimi gerektirdiği ve bunun [ersi asla doğru olmadığı için değil de (taşlar olur ve onlar bilmezler) ilahi inielligere'-nin kendisi varlık değilse bütün varlıkların nedeni olamayacağı için böyle dûşûnmûş-lûr. Bununla beraber Eckhart’ın bu nokta hiç değişmediği görülmektedir. Bütün öğretisel kariyeri boyunca Baba Tanrı’nın Intelligere olduğunu inatla savunmuş; aynı şekilde OğLil’a Vivere’yi ve Kutsal Ruha da Esse'yi atfetmiştir. Bu son yakınlaştırmayla Hıristiyan geleneğiyle mümkün olduğu kadar uzlaşmaya çalışmış; Tanrı’nm varlık ve varlığın da Tanrı olduğunu ifade etme hakkını kendine tanımıştır; fakat bunu yaparken varlığı Teslis’in iç sıralamasında üçüncü sıraya yerleştirmiş ve böylece İdrake de ilk sırayı vermiştir. Bli noktada Eckhart’ın düşüncesinde bir gelişme varsa, bu da in-(eiligere’yi ondan da üstün bir terime —Bir— bağımlı kılmış olmasıdır.
Nicolas de Cue’nun sahip olduğu ve üzerine şerh düştüğü Eckhart’m vaazında, düşüncesi bu konularda umut edilebileceği kadar net bir şekilde ifade edilmiştir.bolu sahibinden satılık daire Aziz Pavlus, Galatyalılara Mektup’unda (lll:20) Tann’nm bir olduğunu hatırlatmıştı ve Eckhart için de Tanrı’nın asıl özelliği bu birlik olacaktı. Bununla beraber bu vaazında, bir ve birliğin, yalnızca akla has ve ona ait bir özellik olduğu şeklindeki tezi ısrarla geliştirmiştir. Maddi varlıklar, tam anlamıyla bir değildirler, çünkü madde ve şekilden oluşmaktadırlar; gayri-maddi ve akıllı varlıklar, tam anlamıyla bir değildirler, çünkü bunlar “akıllı-varlıklar”dır, yani bunların esse’leri intelligere’leri değildir. Kaldı ki yalnızca saf intelligere, saf birlik olabilir; o halde Tanrı est inlellectus se toto demekle Deus unus est demek aynı şeydir.
Böylece Eckhart’m ontolojisinin üst terimlerini elde etmiş bulunmaktayız. Eck-harl, bütün teologlarla birlikte Tanrı’da bir olan özü ve üç ilahi kişiyi birbirinden ayırt etmektedir, fakat kullandığı terimlere dikkat edersek ilahi varlığın bizzat kökünün, özün kendisinden çok “saflığı" —ki bu onun birliğidir- olduğunu fark ederiz. Her şeyin doruk noktası ve merkezi burada bulunmaktadır: hareketsiz birlik, sükûnet, yalnızlık ve Tanrısallığın [deite] ıssızlığı. Bu şekilde anlaşılan deitas [Tatınsallıh]. üç ilahi kişinin ötesindedir. Fakat Akıl mükemmel şekilde bir olduğu için, birlik olan özün “saflığın”m aynı anda Akıl olduğunu görmüştük. Demek kı ilahi özün saflığını ortaya koymak. Baba olan ve onunla birlikte Bir’in sükûnetinden ilahi nesillerin ve silsilelerin iç kaynaşmasına, yani yaratılışın ilk belirlisine geçtiğimiz Aklı ortaya koymaktır. İşte özün saf Birliği, sahip olduğu babalık doğurtganlığını bu şekilde tezahür ettirir; germinando, spirando, creando, im omne ens tam crcatum quam increatum. Demek ki Athanase’ın sembolünü kullanarak unus Paler demek doğrudur; fakat bunu Eckhart’la birlikte şu şekilde anlamak gerekir: eo enim pater quo unut et e converso eo
unus quo pater. çünkü birlik babadır: et unitas paternitas est. Gerçekten de özün Birliği, Hayatı veya Oğlu (Quod Jaclum est in ipso vita eraj) doğuran ve varlığın veya Kutsal Ruhun meydana geldiği Aklın Birliğidir. Böylece Teslis’te, Augstinusçu üçlüyü aynı sırada bulmaktayız: intelligere, vivere, esse: fakat bunun kökünün ne olduğunu unutmayalım: Deus tuus, Deus unus est, Deus Israel, Deus videns, Deus videntium (Grab-mann, s. 80). Eckhart’m bu metinden elinde tuttuğu iki ana terim unus ve videns, yani birlik ve akıl terimleridir ve bunların iki yorumunu önermiştir. Tanrı, ilk önce bir olduğu için varlık olduğunu öğretmiştir: hoc ipso quod unus, ipsi competit esse: ikinci öğrettiği de, Tanrı’dan başka hiçbir şeyin lam anlamıyla bir olmadığı, çünkü onun dışında hiçbir şeyin kendiliğinden ve tamamen akıl olmadığıdır: se loto intellectus. Demek ki Kutsal Metin, bizi Akıl Tann’ya ve onun aracılığıyla tanrısallığın (Deite) bizzat çölü olan bütün varlıklardan arınmış Birliğine vardırmaktadır.
Tanrı, Bir olduğu için varlıksa ve Tanrı’dan başka biçbir şey bir değilse, demek ki onun dışında hiçbir şey varlık değildir. Demek ki mahluk salt bir hiçliktir, en azından kendiliğinden olamaması anlamında böyledir. Mahlukta varlık adını elde edebilecek şey, onda ilahi doğurganlığın tezahür ettiği şeye indirgenir. Kendinde ele alınan mahlukun özgün yönü, hiçliğidir (nuUeitas), fakat tersine akla ve akli olana bağlı olduğu ölçüde mahluk olur: Çuantum habel unumquodque de intelectu şive de intellectuali, tantum habet Dei, et tantum de uno, et tantum de esse. Eckhart’ın teologların kuşkuları-m uyandıran ama onun ontolojisinin doğal sonucu olan çok tuhaf ve derin psikolojisi de bu çerçevede açıklanabilir. Bu psikolojinin bütünü, insanın akli bilgi sayesinde Bire geri dönmesini sağlamak için tasavvur edilmişti; zaten bu da, Plotinus’un diyalektiğinin konusudur.
Augustinus, İbn Sina ve Albertus Magnus için söz konusu olduğu gibi Eckhart için de ruh, tinsel bir tözdür; bu isim de özden çok can katicı işleve işaret etmektedir; fakat onun yeni-Platonculuğu, psikolojide olduğu gibi ontolojide de Albertus’un yeni-Platonculuğunu fazlasıyla aşmaktadır. Ruhun içinde, “ruhta oldukları ve onunla birlikte yaratıldıkları için Tanrı olmayan” üç Augustinusçu melekeyi -bellek, akıl ve irade- ayırt ettikten sonra Eckhart, daha gizli ve tam anlamıyla ilahi bir unsuru daha fark etmiştir; bunu ruhun “kalesi" veya “kıvılcımı" olarak adlandırmıştır. Burada gerçekten de ilahi Aklın kendisi gibi bir ve sade kıvılcımı söz konusudur. Bu Eckhart’a atfedilen ve 1329 yılında yasaklanan bir önermedir: “Ruhla yaratılmamış ve yaratılamaz bir şey vardır; bütün ruh böyle olsaydı, ruh yaratılmamış ve yaratılamaz olurdu ve bu da akıldır (intellect).” Böylesi bir ifadenin, Bir’in ruhla mevcudiyeti veya daha doğrusu ruhun sürekli Bir’de ikamet etmesi şeklindeki Plotinusçu öğretinin çok bi-
lindik olmayan ifadesinin leologlann dikkatini çekmiş olmasına şaşırmamalıyız. Bu ögreLi Eckhari’ın öğretisinde merkezi bir konuma sahip görünmekle ve ahlakla ilgili yasaklanmış diğer önermelerin birçoğunu doğrulamakladır. Böylesi bir öğreti, kendisi Bir'den başka bir şey olmadığı için insanın Tanrı’dan farklılaşmadığı “ruhun kale-si"ne kapanma gayreti sonucunda ruhun Tanrı’yla birleşmesine götürmekleydi. Bu mistik birleşmenin mümkün olması için de bir yandan insanın ve Tanrı’nın birliğinin gerçekliği üzerinde durmak gerekmişti: “Baba, ben Oğlunu ve aynı Oğulu dünya getirtti. Tanrı’nın gerçekleştirdiği her şey birdir; bu yüzden ben Oğulu hiç fark gözetmeden dünyaya getirtmiştir;” öte yandan da ruhun iç kalesini -birliğinden dolayı sadece o özgürdür— birleştirmek için ayrılma ve kopma hali olan çileciliği teşvik etmek gerekmiştir. Buraya vardıktan sonra geri kalana karşı kayıtsız kalabiliriz; “Dış eylem, tam anlamıyla iyi ve ilahi değildir ve tam anlamıyla onu yerine getiren ve meydana getiren Tanrı değildir;” tam tersine “ilahi doğaya has olan her şey, işte bu olduğu gibi adil ve ilahi insana hastır; bu yüzden bu insan. Tanrının yaptığı her şeyi yapar ve Tanrı’yla birlikte yeri ve göğü yaratmıştır ve ilahi Söz’ün doğurucusudur ve Tanrı böyle bir insan olmadan bir şey yapamaz.”
Üstat Eckhart’ta, Aziz Thomas’ın özellikle Aristotelesçilikle doldurduğu ve Alber-tus Magnus’un doğal varlık teolojisine bağladığı bütün yeni-Platonculuk, saf haline dönmüş ve kendisine eklenen bileşimlerden kurtulmuştur. Burada Eriugena ve Di-onysos’a dönüldüğü gibi Aquinolu Thomas ve Albertus Magnus’a rağmen, yani ona karşı teologların korudukları veya ördükleri duvarları yıkarak bu dönüş gerçekleştirilmiştir.bolu sahibinden satılık daire Eckhart’ın bu öğretisi, onu canlandıran derin manevi hayal olmasaydı basit bir spekülatif merak olarak kalırdı. Madem ki ruh, tanrısallığa en derinden bağlıdır, demek ki ruh asla Tann’mn dışında bulunamaz, fakat ya kendisine bağlanıp ondan uzaklaşabilir ya da tam tersine kendisinde en derin olan şeye bağlanıp O’nunla birle-şebilir. Buna ulaşmak için insan, mahlukların ötesinde Tanrı’yı bulmaya çalışmalıdır ve bunu başarmak için gerekli olan ilk koşul, mahlukların kendi içlerinde, yani ilahi varlıktan onlara geçmiş olandan bağımsız olarak, salt bir hiçlik olduklarını anlamaktır. Bu yüzden mahluklara duyulan aşk ve şehvetin peşinden gitmek, ruhta yalnızca hüzün ve acı bırakır. Bizi doğrudan Tanrı’ya götürebilecek tek mahluk, bütün mahlukların en asili olan ruhun kendisidir. Ruh, kendi sınırlarının bilincine vararak ve bilinçli bir şekilde bunları inkâr ederek, kendisini şu veya bu özel ve belirlenmiş varlık kılan şeyden vazgeçmiş olur. Onu tutan engeller ve onu özel kılan duvarlar yıkıldıktan sonra, ruh türediği Varlıkla kendi varlığının devamlılığını kendi içinde görür. Demek ki insan Tanrı aşkından dolayı kendinden vazgeçerek kendisini tekrar bulur;
her şeyden kopması, Tann’ya kendisini tamamen bırakması -ki bu sayede ruhun bağımsızlığına ulaşır- ve salt özüne ulaşarak eksiksiz özgürlüğü, işte en yüce erdemler bunlardır. En yüce erdemin en üst derecesine Fakirlik adı verilir, çünkü bu kemale eren kişi artık hiçbir şey bilmez, hiçbir şey yapamaz, hiçbir şeye sahip olamaz; ruh, Tann’ya dönerek her tür belirlemenin anlamını yitirerek kendisini yitirmiştir. Buradan da şu sonuç çıkar ki ahlakın bütün geleneksel emirleri, artık ikincil veya gereksizdir. Dua, iman, hidayet, kutsanma, daha yüksek bir bakışa yükselmek için hazırlık ve araçtırlar. Ruh kendisinden ve eşyadan kopmaya başladığında gerekli olan bu ibadetler, ruhta Tanrı’nın yeni bir doğumu gerçekleştiği andan itibaren gereksiz hale gelirler. Artık insan her şeyden, hatta Tann’dan da vazgeçebilir, çünkü sahip olduğu şeyi arzulamasına gerek kalmamıştır; bu yüce erdem sayesinde ortak birliklerinin mutluluğu içinde ona karışmıştır.
Eckhart’ın düşüncesi basit değildir, onu bir formülün içine hapsetmek veya onu bir isimle belirtmek isteyen tarihçilerin niye sıkıntıya düştükleri anlaşılmaktadır. Bazıları onda her şeyden önce bir mistik görürken, başkaları Platoncu ve Plotinusçu bir diyalektik görmüşlerdir ve muhtemelen tarihçilerin hepsi de haklıdır. Mistikle diyalektiğin birbirini dışlaması için çok şey gerekir. Eckhart’ı Tanrı aşkıyla tutuşup tükenen, ilahi mevcudiyeti yoğun olarak hisseden ve diyalektikten kendisine verebileceği bütün açıklamaları vermesini bekleyen bir ruh olarak tasvir ettiğimizde gerçekten uzaklaşmış sayılmayız. Haleflerinin kendisini bu şekilde anlamış olması son derece ilgi çekicidir. Çünkü Eckhart geriye öğrenciler bırakmıştır ve bu öğrencilerin Hıristiyan maneviyatının üstatları arasında yer almaları kuşkusuz bir tesadüf değildir. Eck-hartçı spekülasyonun verimli toprağı bundan ibaret olsaydı, uğradığı öğretisel yasaklamalar, tarihine son verirdi. Eriugena’nm öğretisinin yaptığı ve ileride Nicolas de Cues’un üzerinde de yapacağı etki gibi onun da etkisi zamana yayılır, fiili alandan çok spekülasyon düzeyinde kendini gösterirdi. Fakat böyle olmamıştır. Jean Tauler (1300-1361), Henri Suso (1300-1365) ve Jean Ruysbroeck’in (1293-1381) isimleri ve eserleri, Eckhart’ın öğretisinin kuşkusuz en yüksek düzeyde tinsel yaşama sahip kişilerde uyandırdığı derin yankılara şahitlik etmektedir. Eckhart’ta bir Tauler’in bulduğunu sandığı şey olmasaydı böyle bir nesebin mümkün olmasını zor anlardık.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder