12 Temmuz 2015 Pazar

bolu satılık daire ve insan ideolojilerim


bolu satılık daire

bolu satılık daire ve insan ideolojilerim bolu satılık daire fiyatları Adam ilkten caddenin kalabalığından arınıp tekleşmemiş bir gülüşün kimcolduj.. nu seçemedi. Dikkatle baktı Nesibe’ye. Yeniyetmeliği yüzünün, kollarının inceliğinde gezdiği bu küçük kızın utançsızhğmdan ürktü. Arkasını döndü. Bira bardağını elincaldı, Adamın davranışı yüreğinde oluşan katılığı dışa vururcasına duyurdu ona. Önüne bal» rak güldü. Hiçbir utanmanın engel olamayacağını anladı kendine. Korkusu geçli.
Dışarıda yürüyen çok boyalı iki kadın, gösterişli salınmalarıyla iki erkeğin yolun» ke.stiler. Mirinin dudak boyası konuşurken kalın, yağlı deviniyordu. Adamların kota girdiler.
Nesibe caddeye çıktı.
Aralıksız uziiyan yapıların gökyüzünü daracık açıkta bıraktığı ağacı olmayancad-deyi gecenin bu saatlerinde yeniden tanıması gerekiyordu.
.Sokak arasındaki .saz salonlarının koca ışıklı çağrıları bitmez bir kirliliğe vunıy»-du.
ınıların çevresindeki giyim dükkânlarına, parfiim, boya satan süslü vitrinlere, sergilediği değerli taşların üstünde biriken gözalıcı yalımlara bakarak
jneman'” bolu sahibinden satılık daire arsa önünde durdu.
Ha cizila^'5 büyük boyutlu resimlere baktı. iJjjıin adını okudu.
^ I’den sinemaya girerken duyduğu serüven başlangıçlarına özgü ilginin artık yok -ana anladı. Koltukları yumuşak, özenli, yer gösterenleri sessiz yürüyen, seyircileri giyimli, kibar davranışlı olan sinemalardı bunlar. Film başladığında motor sesi azdı. Yıldızlar konuşurken sesleri boğulmaz, ikide bir film kopmazdı. Eğlencelik ''^^rının Harun çocuktan daha büyük yaşta oldukları sinemalardı.
'%enim sinemalarım değil elbet!- diye düşündü Nesibe-. paha güzel, daha aydınlık hepsi. Gene de eskisi kadar heyecanlı filmler oynamıyor nda. Ya da ben hiç yaşıtlarımla gelmedim bunlara. Büyüklerse hiçbir şeyden heye-
^j„lanmıyorlar.-’
' perisini düşünmedi.
Girişte yanlara dayalı kapılardan birine yaslanmış, saçları oksijen sarısı bir kadı-jjjktı. Göstermelik bir kendini beğenmişlik içinde, giren çıkan erkekleri tartıyordu J^ışlarıyla. Uzun topuklu rugan ayakkabılarının üstünde bel kırarak yürüyor, sonra j.„üpgene deminki yerini alıyordu.
Tokasının gevşemeye yüz bolu sahibinden satılık daire arsa tuttuğunu sezen Nesibe, eliyle sıkıladı saçlarını.
Dik dik çevresine bakındı.
Dışarıdan bir cankurtaran sesi duyuldu.
Taşıtlar hızlarını kesip caddenin ortasını açtılar.
Dik vurucu ses iyice yaklaştı, gişenin önündeki bozuk neonun titreşimleri cankur-ıjfanınyaban sesiyle uyum sağlamışçasma tekliyordu.
Nesibe ardına dönüp baktı.
Bu ses ona bir şeyi çağrıştırıyordu.
Eskiden, kendi mahallesinde bir evin önünden ayrılan ak bir araçtı aranmaya çalış-jğı. Bakışlarıyla caddeyi taradı. Gördükleri, geldiği yeri, oranın insanlarını, bildiklerini İliç andırmıyordu. Bakmasını direnerek sürdürdü. Diplerden doğru saran gizli bir ses juyuyordu sanki. Küçük bir kız, yangın yerlerinin, çocuklara açılmış alanlarında arkadaşlarıyla bezden yapılmış bir topu paylaşamıyor, çocukluğun tükenmez canlılığıyla toşuyordu durmadan. Bu boz, renkten yoksun görüntüyü iyice görmek istiyordu. Yitirdikçe de ezik aranıyordu gözleriyle.
Bacaklarının düzgünlüğü gelen geçenin ilgisini çekmeye başlamıştı.
Daha çok babasını ya da ağabeysin! bekleyen genç kız görünümüyle çevresinin laşkınlığını şimdilik geride tutuyordu.
0 uyuşmaz ses dağıldı.
Sesle birlikte boz görüntü de susarak yok oldu.
Elbistan / Kahramanmaraş doğumlu (!7 Şubat), kundurat t oğlu olan Tahsin Yücel. Elbistan Gazi Paşa İlkokulu nu bitirdikten sonra J 945 te İstanbul a gitti, Galatasaray Lisesi nde öğrenim gördü. İÜ Edebiyat Fakültesi'nin Fransız Dih ve Edebiyatı Bölümü ‘nü bitirerek (1960), bu bölümün öğretim üyeleri arasına katıldı (1961); profesörlüğe yükseldi (1978). 2000yılında emekliye ayrıldı.
5ykü, roman türleri yanında, “anlatı” adını verdiği yazınsal öykülemeleri ile dcne-inceleme, eleştiri türlerinde y^ızı ve yapıtları bulunan Tahsin Yücel; dilbilim ve
^viri düzlemlerinde de etkinlik gösteren, Türk dili devrimcisi yazarlarımızdandır.
' Yücel, öykü ve romanlarında, toplumsal sorunları, Anadolu ve köy gerçeklerini t,ireysel ya da psikolojik değerlendirmelerle sergilemiş; gerçek ve düşlem arasında yorumlamaya yönelmiştir.
Öyküler: Uçan Daireler (1954), Haney Yaşamalı (1955), Düşlerin Ölümü (|958), Yaşadıktan Sonra (1968), Dönüşüm (1975), Ben ve Öteki (1983), Ay kın Öyküler (1989), Komşular (1999)...
Romanlar: Mutfak Çıkmazı (1969), Peygamberin Son Beş Günü (1992), Bıyık SSylcncesi (1995), Kumru İle Kumru (2004)...
Anlatı: Vatandaş (1975)...
ÖDÜL: 1956 Sait Faik Hikâye Armağanı Haney Yaşamalı 1958 TDK Öykü Ö. Düşlerin Ölümü
1993 Orhan Kemal Roman Armağanı Peygamberin Son Beş Günü
Korkaklığını, çekingenliğini, yıılnı/lığını aneak ayakyolia^j^ sına yazdığı yazılarla unulıırak, sanki (IzgUrlltğü bulan Vaund,^ ^ kişilerle olan ilişkilerinin iç (lllnyusıylıı bağlunlısıııı kurar, duv#, nur. "anluıır" ..
Güzel nişanlısıncIUM ayrılır. Geeeleri koynııııu giren soğan kok^ yaşı geçkince dostu; çocukluğundu dar bir odada yine soğan kokj'* ablasının arasında yatma zorunluluğu., İliç unutuınadıklandır yolunda iç rahatlığına erişir; .sabun kokusudur orada burnuna H dışında bunalım içindedir. I ler yanı düşmanla çevrilidir sanki ^
- Hayır y anıldığımı hiç sanmam; elini yüreğinin Üstüne koy da bir düşün: kend her düşünü, her düşünceni çekinmeden açabileceğin, usunda beliren her imgeyi ayrınitlarıyla anlatabileceğin bir dostun bulunduğunu söyleyebilir misin? Bensöyi^j^' mem Böyle bir dost çıksa bile biz istemeyiz, fellik fellik kaçarız ondan, içimizibıt^ gibi gören, bütün düşüncelerimizi, bütün düşlerimizi, kısacası bütün gizlerimizi dost y aşamı cehennem eder bize, ağzını açıp tek sözcük söylemese bile. Çünküdj^ı dostlukları aşar her zaman.
Diyelim ki, evindesin, yanında en candan dostun, pencerenin önünde oturuyoRn-^ sokaktan çok güzel bir kadın geçti, kafanı allak bullak etti, dalıp gittin birdenbire,dost„ mm yanında düş görüyorsun, saçlarının dibi terliyor. Elbette, içine doğan bir istektensj; edebilirsin dostuna; dilersen, birtakım ayrıntılara da girebilirsin; dilersen, daha ilerjit de gidersin: düşünü gerçeğe dönüştürme konusunda yardım istersin dostundan. Biiit, bunlar dostlukla da, içtenlikle de, erkeklikle de bağdaşır. Ama uyanık düşünde iyida, iyiye ilerledikten, seni bu kadından ayıran bütün engelleri, bütün uzakiıklan kaşlagî; arasında sildikten sonra, birdenbire dostuna dönüp de; “Tamam, oldu işte! İşte bal;.kol-larım arasında! Nasıl da kendinden geçmiş!” diyebilir misin? Hayır, diyemezsindostm ne kadar seversen sev, ne kadar yakından tanırsan tanı dostunu, ne kadar gflvenir>e: güven kendisine, hiçbir şey, ama hiçbir şey değişmez: gördüğünü tıpkı senin gördüm gibi görmesi için, seninle özdeş olması gerekir; oysa sana yakınlığı bile başhlıir kesinler; başkasıdır, başkasının belirdiği noktada da sıcak düşler geri teper: birdenbıs suratına karşı gülmeye başladığını, hiç değilse acıyarak baktığını görmekten korkanın bu korku sımsıkı bağlar dilini. Oysa gözlerinden geçenleri yanındakine söylemekohIîe azıcık gerçeklik kazandırmak için yanıp tutuşursun deli deli. Sonra bundanutMbik. bunu da kendinle birlikte küçümsesen bile, o anda yandığın ateş gerçektir, en azmdanf; yılına mal olduğunu sandığım şu kitap kadar gerçektir örneğin, kolay kolay yadsıyaıra
II,dan ne geçerse, hepsini aktarı verirler artık: “Leyleği havada gördüm, kadını
görmedim” derler; eski bir umutsuzluğu özetlemek istercesine; “Bugün
ileri de yazdıklarını okuyacak onların bunlara inanıp inanmayacaklarını dUşünme-luınlan ne diye yazdıklarını, kim için yazdıklarını bile düşünmeden: “Ben burada ^^.fiııuuı'la çılgınlar gibi seviştim", derler, bir de tarih atarlar altın2t, bir de çıplak Neri-.,1, resmi çizerler. Nasıl olsa hiçbir baskı yoktur üzerlerinde...
Söylemek bile gereksiz: Ben de büyük yalnızlıklardan geldim. Oldum olası yalnız-jıiiı, parasız, gösterişsizdim, insanlar pek yaklaşmazlardı yanıma. Yaklaşanlar da güç-lı.finin kanıtını vermek için yaklaşırlardı yalnızca: işleri, güçleri konuşmaktı, bir şeyler jiılatırlardı hep, gerekli mi, gereksiz mi demeden, habire anlatırdı. Bunalırdım, kaçacak j^.|ik arardım. Bir I lamdi böyle değildi, yalnızlığa itmezdi insanı, gerekeni gerektiği yerde, tam gerektiği gibi söylerdi. Onu da sürdüler işte, sizlerden biri sürdürdü; büsbü-liin yalnız kaldım. Kısacası, ayakyollarmda duygularını dile getirmekle mutluluk bulan milyonlarca
Haney öldü. Ama ben, “yaşayacak” diyorum var gücümle, “yaşamalı” diyorum. Bunu söylerken de ölümden sonra diriliş dedikleri, öbür dünya dedikleri kavramlar, cennet cehennem gibi masallar aklımın ucundan bile geçmiyor. Ben kendimi bildim bileli böyle şeyler üzerinde kafa yormaya yanaşmadım. Bu dünyanın sorunları yeterdi, çözemeyeceğimi önceden bildiğim sorunlar üzerinde kafa patlatmam budalalık olurdu. Budeğil benim demek istediğim. Ben, “Haney yaşamalı” derken, yeryüzünde, insanla-nnarasında olmasa da dilinde, belleğinde, türküler gibi, kitaplar gibi yaşaması gerekliğini belirtmek isliyorum. Haney dilden dile dolaşmaya, övülmeye değer bir kadındır.
Ali Rıza o ölmeden kaç yıl önce söylemişti. Unuttunuz mu? Birçoklarınız nız. Konuşacak bir şeyimiz kalmamıştı. Yoldan gelip geçenlere bakıyorduk. larda tavla ya da pişpirik oynuyorlardı. Uluk Osman da barakanın dibinde detnic hani, bir yandan içiyor, bir yandan kendi kendine sövüp sayıyordu. O sıradd ı -kahvenin önünden geçmişti. Dünmüş gibi belleğimde geçişi. Her zamanki gem^ ■ tumanını giymişti. Zıbını parça parçaydı, renk renk yamalar altında görünmez oln,'''*' iyice. Başına da poşu yerine bir kirli çaput sarmıştı. —Öldüğü z.aman da bu rezil ralar varmış üstünde. -Haney’in durumu Ali Rıza’ya dokunmuştu. Ali Rıza ona İv verdiğim değeri vermese de insan çocuktu, iyi yürekliydi. “Utanın arkadaşlar”deıu,, “Haney’e bakın da insanlığınızdan utanın! Bu kadın böyle mi dolaşmalı şimdi? mize emeği geçti be! Hepimiz elinde büyüdük. Şimdi bunu unutacağız, üstelik gj| geçtikçe acıklı durumuna bakıp bakıp güleceğiz, öyle mi?” Evet, tam böyle söylem, “Çok şükür hepimiz adam olduk” demişti sonra. “Bir oyunda iki buçuk kâğıt birj veriyoruz da kılımız kıpırdamıyor. Her birimiz beşer lira versek, Haney buyobulluiı kurtulur, hiç değilse son günlerinde biraz rahat eder.Yapalım bunu arkadaşlar, ilk b«j benden! "Cebinden yeşil bir beş liralık çıkarıp atmıştı ortaya. Saçma bir şey yapmışg gülmüştünüz hepiniz. Övünmek gibi olmasın bir ben gülmemiştim. Bir de Ali Rıza'm kendisi. Gülünecek bir şey yoktu ortada. Ali Rıza yerden göğe haklıydı: Haney,topt bol olsun, iyi kadındı.
Ali Rıza’ya güldüğünüz gibi, bana da gülmeyin, “İyi olsa orospu mu olurd demeyin, bırakın bu saçma düşünceleri! İsterseniz sizin kendi mantığınızla bakalım bakalım da bu meslekten apartmanlar dikenleri, bizim bir yılda kazanamadığımızı gecede kaldırıverenleri düşünelim. Sizden benden çok daha fazla sayıldıklarını da u mayalım. Haney'in durumu daha mı aykırı? Sonra bir şey söyleyeyim mi sizeıorosp ucuzlaştıkça iyileşir. Haney ucuz olduğu kadar da iyiydi. “Pahalı olsaydı hava alı demeyin, almazdı. Piyasayı on beş kuruştan yirmi beş kuruşa, harta elliye, yetmiş çıkarabilirdi pekâlâ. Ama bunu yapmamıştı. Her şeyin ateş pahasına çıktığı gün en insaflı zammı yapmıştı; on kuruştan on beşe çıkarmıştı yalnızca. Çocuklarımı etmek istememişti. Bu yüzden geçinmek için başka işler de tutmak zorundaki evlere su taşımaya başlamıştı. Hepiniz biliyorsunuz, yaşamının sonuna dek sürdür ikinci işi. Bizim hatırımız için! Evet, böyle bizim için yaptı bütün bunları. Biz bu altından kalkamadık, borcumuzu ödemesini bilemedik.
Ölümüne gülenler bile çıktı. Oysa ölüm derler bunun adına, bugün onu bu yarın seni bulur, bir bakarsın iki eli yakanda. Ölüme gülünmez, ölüm alaya al Hele böyle bir ölüm, böyle bir insanın ölümü hiç alaya gelmez. Geçmiş günleı mayın, on iki, on üç, on dört, on beş yaşlarınızı bir anımsayın bakalım! 0 n hiçbiriniz, “dağın ayısı” demezdiniz ona, yaşlılığı, kirliliği, çirkinliği, çopı mideleri bulandırmazdı. Onun sözü edildi mi bütün gözler büyürdü. Bedenleri ürpermeye başlar, en çekici oyunlar bile unutulurdu, köşelere çekilir, bolu satılık daire sundu yarın devam edecegiz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder