15 Temmuz 2015 Çarşamba

bolu sahibinden satılık daire arsa ve mahşer bilgileri

 bolu sahibinden satılık daire arsa


bolu sahibinden satılık daire arsa ve mahşer bilgileri sizler icin bugün en güzel yazıları yazan bolu sahibinden satılık daire arsa çok çalıstı ve bolu sahibinden satılık daire arsa diyorki “Onun bir önemi yok Fran,” dedi. “Görünüşe bakılırsa buranın mantıkla pek işi olmuyormuş. Örtbas etmeye inanan belli bir kesim var. Buna bazı dindar grupların İsa’nın ilahiliğine inandığı gibi samimi ve fanatik bir şekilde inanıyorlar. Çünkü bazıları için lüm hasara rağmen örtbas etmeye devam etmek dünyanın en önemli işi. Acaba salgın onları öldürüp kasaplıklarına son vermeden önce Atlanta, San Francisco ve Topeka Virüs
Merkezi’nde bağışıklı olan kaç kişiyi öldürdüler? Bu pislik ini? berdiği iyi olmuş. Sadece Stu için üzülürüm. Muhtemelen hayatının na dek onunla ilgili kâbuslar görecek.”
Peki Glen Bateman’m sonra ne yaptığını bilmek istiyor musim,j^,j Korkunç resimler yapan o nazik adamın? Gidip ölü adamın suratin^j^. tekme attı. Harold tekmeyi yiyen oymuş gibi boğuk bir ses çıkardı, sonra ayağını geri çekti. ,
“Yoo!” diye bağırdı Harold, ama Glen adamı yine tekmeledi. Sonr^ ^ eliyle ağzını silerek döndü. Hiç olmazsa artık gözlerinde o ölü bakış yo|(t(, j “Hadi,” dedi. “Çıkalım buradan. Stu haklıymış. Burası ölü,” j Böylece dışarı çıktık. Stu binayı çevreleyen duvarın demir kapısm^ ' sırtını dayamış oturuyordu. İçimden... of Frannie, günlüğüne bile yazama. | yacaksan başkalarına nasıl söyleyeceksin? İçimden yanına koşup onu öp. | inek ve ona inanmadığımız için utandığımızı söylemek geldi. Salgın^ başlamasından sonra başımıza gelenler hakkında konuşup durduğumuz için de utanıyordum. O adam, Stu’yu neredeyse öldürecekti, ama o bu konuda tek kelime bile etmemişti.
Ah Tanrım, ona âşık oluyorum, ona fena halde tutuldum ve Harold olmasaydı şansımı denerdim!
Her neyse (hep bir her neyse var, yazmaktan parmaklarım uyuşsa bile), Stu, bize Nebraska’ya gitmek ve rüyasının doğruluğunu kontrol etmek istediğini ilk o zaman söyledi. Yüzünde inatçı, biraz da mahcup bir ifade vardı. Sanki Harold’ın o patronluk taslayan itirazlarına katlanmak zorunda kalacağını biliyordu. Ama Stovington tesisindeki “turumuz” Haroldi öylesine sarsmıştı ki sadece göstermelik bir itirazda bulundu. Glen de önceki gece rüyasında yaşlı kadını gördüğünü söyleyince o da kesildi.
“Stu’nun kendi rüyasını anlatmasından etkilenip böyle bir rüya görmüş olabilirim elbette,” dedi Glen hafifçe kızarmış bir suratla. “Amafazlasıyla benziyordu.”
Harold mutlaka etkilendiği için böyle bir rüya görmüş olduğunu söylüyordu ki Stu araya girdi. “Bir dakika Harold. Bir fikrim var.”
Hepimiz birer kâğıt kalem alıp önceki hafta sürekli gördüğümüz rüyalardan aklımızda kalan her şeyi yazacak, ardından notlarımızı karşılaştıracaktık. Yeterince bilimsel olduğu için Harold fazla söylenmeden
Gördüğüm tek rüya, daha önce yazmış olduğum. Bu yüzden lekrar-İjrnayaeağım. Babamla ilgili bölümü yazdım, ama bebekten ve her sefe-finde elinde olan elbise askısından bahsetmedim.
Notları karşılaştırdığımızda ortaya çıkan sonuç inanılmazdı.
Harold. Stu ve ben rüyamızda “Kara Adam”ı (ben böyle diyorum) jijrnıiiştük. Stu da ben de onu siyah bir cüppe içinde görüyorduk, yüzü de l,cp gölgeler içindeydi. Harold’ın notlarına göre Kara Adam hep karanlık t,ir kapı eşiğinde duruyor ve “bir pezevenk” gibi eliyle onu çağırıyordu.
Bazen ayaklarını ve gözlerindeki, “bir sansarınkine benzer” pırıltıyı görebiliyordu.
Stu ve Glen'in ihtiyar kadınla ilgili rüyaları da çok benziyordu. Benzerlik noktalan neredeyse tek tek belirtilemeyecek kadar çoktu (parmaklarımın uyuşmasının “edebi” ifadesi bu). Her neyse, kadının Polk County, Nebraska’da olduğu konusunda hemfikirler ama kasabanın isminden emin olamıyorlar. Stu Hollingford Home diyor, Glen ise Hemingway Home.
Çok benzer isimler. İkisi de orayı bulabileceğinden oldukça emin görünüyor. (Günlüğe not; Benim tahminim ‘Hemingford Home’)
Glen. “Bu çok etkileyici,” dedi. “Hepimiz gerçek bir psikolojik deneyimi paylaşıyoruz.” Harold dudak büktü elbette ama konu üzerine bir hayli kafa yormuş gibi görünüyordu. “Nasılsa bir yere gitmek zorundayız” zihniyetiyle razı oldu. Sabah yola çıkıyoruz. Korkuyorum, heyecanlıyım ama en çok, Stovington adındaki bu ölü yerden ayrılacağımız için sevinçliyim. Ve o yaşlı kadını her daim Kara Adam’a tercih ederim.
Hatırlanacak Şeyler: “Takma kafana”, üzülme, dert etme demek. "Yıkılıyor” bir şeyin güzel olduğunu anlatmak için kullanılır. “Kafası rahat” olmak, endişelenmemek anlamı gelir. “Gecelere akmak” eğlenmek için gece dışarı çıkmak demektir. Birçok insan, üzerinde OLUR BÖYLE BOKLAR yazan tişörtler giyerdi, gerçekten de oluyor. En iyi arkadaşa “kanka”denirdi. Aptalca, değil mi? Ama hayat öyleydi.
Öğle vaktini biraz geçiyordu.
Perion, iki saat önce gölgeye taşıdıkları Mark’ın yanında bitkinlikten uyuyakalmıştı. Mark’ın bilinci gelip gidiyordu ve gittiği zamanlar hepsi için daha kolay oluyordu. Gecenin kalanında ağrıya katlanmaya
gün ağardıktan sonra takati kalmamıştı. Uyanık olduğu her an kanlar donduran, acı dolu çığlıklar atıyordu. Ellerinden çaresizce birbirlerine^ maktan başka bir şey gelmiyordu. Kimsenin canı öğle yemeği istement^n “Apandisit,” dedi Glen. “Hiç şüphe yok.”
“Belki de... operasyon yapmayı denemeliyiz,” dedi Harold. Glen'ç bakıyordu. “Acaba sen...”
“Onu öldürürüz,” dedi Glen kesin bir ifadeyle. “Bunu biliyorsun Ha. rold. Karnını onu kan kaybından öldürmeden açabilsek bile, ki açaıttayıa pankreasını apandisinden ayırt edemeyiz. Bildiğin gibi, organların üstün-de etiket olmuyor.”
“Denemezsek ölecek,” dedi Harold.
“Sen denemek ister misin?” diye sordu Glen sertçe. “Beni bazen düşündürüyorsun Harold.”
“Sen de hiç yardımcı olmuyorsun ama,” dedi Harold kızararak. “Kesin şunu,” dedi Stu. “Bu yaptığınız bir işe yarıyor mu sanki? Karnını bir çakıyla yarmaktan bahsediyorsunuz.”
“Stu!” dedi Frannie yutkunarak.
“Ne var?” dedi Stu ve omuz silkti. “En yakın hastane Maumee'de. Onu oraya götürmemiz imkânsız. Otoyol girişine kadar bile götürebileceğimizi sanmıyorum.”
“Haklısın,” diye mırıldandı Glen ve kısa sakallarla kaplı yanağını sıvazladı. “Kusura bakma Harold. Çok üzgünüm. Böyle bir şeyin olabileceğini, pardon, olacağını biliyordum ama bilmekle yaşamak çok farklı elbette. Çalışma odamda oturup olasılıkları düşünmeye benzemediği muhakkak.”
Harold nankörce bir şeyler mırıldanıp elleri ceplerinde uzaklaştı. Somurtkan, fazla irileşmiş, on yaşında bir çocuğa benziyordu.
“Neden onu kıpırdatamıyoruz?” diye sordu Fran, Stu ve Glen’eumutsuzca bakarak.
“Çünkü apandisi çok şiş,” dedi Glen. “Patlarsa on kişiyi öldürmeye yetecek kadar zehir vücuduna dağılacak.”
Stu başını salladı.
Fran’in başı dönüyordu. Apandisit mi? Bu devirde hiç sorun değildi Hiç. Bazen safra taşları için falan hastaneye gittiğinizde hazır açmışte"
indisinizi de ahverirlerdi. Ortaokuldayken, herkesin Biggy diye çağır-'*"sı Charles Biggers diye bir arkadaşı yaz tatili sırasında apandisit ameli-,tı olmuştu. Hastanede sadece iki üç gün kalmıştı. Tıbben, apandisinizi i jjırmak hiç zahmetli değildi.
; ‘ Tıpkı çocuk doğurmak gibi.
; “Ama kendi haline bırakırsak yine patlamayacak mı?” diye sordu.
Stu ve Glen huzursuzca birbirine baktı ve bir şey söylemedi, i “Öyleyse Harold’ın dediği kadar kötüsünüz!” diye patladı. “Çakıyla ' jıiieolsa bir şeyler yapmalısınız! Mecbursunuz!”
“Neden biz?” diye öfkeyle sordu Glen. “Neden sen yapmıyorsun? i gıinıizde bir tıp kitabı bile yok. Tanrı aşkına!”
“Ama sen... o... bu şekilde olmamalı! Apandisit ameliyatı bir şey : değil ki!”
“Belki eski günlerde değildi. Artık kesinlikle öyle,” dedi Glen, ama i f[an ağlayarak oradan uzaklaşmıştı bile.
Saat üç civarında mahcup ve özür dilemeye hazır bir şekilde geri döndü, ama ne Glen ne de Stu kamptaydı. Harold devrik bir ağaç kütüğü : üzerinde mahzunca oturuyordu. Perion, Mark’m yanına bağdaş kurup (iiurmuş, nemli bir bezle yüzünü siliyordu. Yüzü solgun fakat sakindi.
“Frannie!” dedi onu görünce yüzü belirgin bir şekilde aydınlanan Harold.
“Selam Harold.” Perion’un yanına gitti. “Nasıl oldu?”
“Uyuyor,” dedi Perion, ama uyumuyordu; Fran bile görebiliyordu. Bilinçsiz bir halde yatıyordu.
“Diğerleri nereye gitti Perion? Biliyor musun?”
Ona cevap veren Harold oldu. Arkasından usulca yaklaşmıştı. Fran elini saçma veya omzuna koymak istediğini hissedebiliyordu. Dokunmasın) istemiyordu. Harold neredeyse her an onu yoğun bir şekilde huzursuz einıeye başlamıştı.
"Kunkle’a gittiler. Bir doktor muayenehanesi aramaya.”
“İşe yarar kitaplar bulabileceklerini düşünüyorlar,” dedi Perion. “Ve tazı... aletler.” Yutkununca boğazından bir ses çıktı. Elindeki bezi yanm-iisid su kabına batırıp sıkarak Mark’ın yüzünü serinletmeye
“Gerçekten çok üzgünüz,” dedi Harold rahatsız bir tavırla, nasıl geldiğini tahmin edebiliyorum, ama gerçekten üzgünüz.”
Perion başım kaldırıp Harold’a bitkince gülüm.sedi. “Biliyorufjj,,
di. “Teşekkür ederim. Kimsenin bir suçu yok. Bir tanrı yoksa tabii. ’
bu O’nun suçu. Ve O’nu gördüğümde hayalarını tekmelemeye niyeıijyjj'
At gibi bir yüzü ve kalın bir vücut yapısı vardı. İnsanların iyj larını daima kötü taraflarından önce gören Fran (mesela Harold’mbjf kek için çok güzel elleri vardı) Perion’un muhteşem kahverengi ve zekice bakan koyu mavi gözlerini fark etmişti. Onlara New York (j^j versitesi’nde antropoloji profesörü ve kadın haklarıyla AIDS kurbanlar^, eşit hukuki muamele gibi birçok politik davanın aktif savunucularında^ olduğunu söylemişti. Hiç evlenmemişti. Bir kere.sinde Fran’e, Mark’mona bir erkekten beklediğinden çok daha iyi davrandığını söylemişti. Tanıdıg, diğer erkekler ya onu görmezden gelmiş ya da diğer kızların “domuz”ola-rak tabir ettiği türden çıkıp onu kullanmıştı. Normal koşullar altında olsalardı Mark’ın muhtemelen onu görmezden gelecek erkekler grubuna gire-ceğini kabul ediyordu, ama şartlar normal değildi. Birbirlerini haziran ayının son gününde, Perion’un yazı ailesiyle geçirmek için geldiği Al-bany’de bulmuşlar, biraz konuştuktan sonra çürüyen cesetlerde üreyen mikroplar onlara süpergribin beceremediğini yapmadan oradan ayrılmaya karar vermişlerdi.
Böylece Albany’den ayrılmışlar, ertesi gece de sevgili olmuşlardı. Gerçek bir çekim duymaktan ziyade yalnızlığın verdiği ümitsizlikle başlamıştı her şey (kendi aralarında kız kıza konuşuyorlardı ve Frannie bunları günlüğüne bile yazmamıştı). Perion ona, bu çetin dünyada iyi bir erkek olabileceğini keşfetmiş olan tüm sade kadınlar gibi hayretle karışık biı mutlulukla Mark’ın ona çok iyi davrandığını söylemişti. Onu sevmeye başlamış ve sevgisi her geçen gün artmıştı.
Şimdi de başlarına bu gelmişti.
“Ne komik,” dedi. “Stu ve Harold hariç buradaki herkes kolej mezunu, Normal şartlar altında olsaydık eminim sen de mezun olurdun Harold,”
“Sanırım öyle,” dedi Harold.
Perion tekrar Mark’a döndü ve yüzünü şefkatle silmeye bolu sahibinden satılık daire arsa devam etti, Frannie’nin aklına aile İncirlerindeki renkli resimlerden biri geldi. Re-
ıj,de üç kadın, ellerinde yağlar ve baharatlarla İsa’nın bedenini gömmek
"Frannie İngilizce eğitimi alıyordu, Glen sosyoloji öğretmeniydi,
Yİjrk Amerikan tarihi üzerine doktora yapıyordu. Yazar olmak islediğine jjresen de İngilizce eğitim alırdın. Oturup harika grup tartışması yapa-l,j|irdik. Yaptık aslında, değil mi?”
"Evet,” dedi Harold. Normalde yüksek olan sesi neredeyse duyulmayacaktı.
"Liberal sanat eğitimi, insana nasıl düşünüleceğini öğretirmiş... bunu jiir yerde okumuştum. Öğrenilen elle tutulur gerçekler ikinci sırada kalı-^„r. Okulda elde ettiğiniz en önemli şey, tümevarım ve tümdengelimi yapıcı bir şekilde kullanabilmek.”
"Bu çok iyi,” dedi Harold. “Hoşuma gitti.”
Şimdi eli Fran’in omzuna gerçekten dokunuyordu. Frannie omuz sil-teiîk elinden kurtulmaya çalışmadı, ama varlığının her an farkındaydı ve mutsuzdu.
“Ama aslında iyi falan değil,” dedi Perion ve şaşıran Harold elini fran'in omzundan çekiverdi. Frannie, kendini bir anda hafiflemiş hissetti.
"Değil mi?” diye çekingence sordu Harold.
"Mark ölüyor!” dedi Perion. Sesi fazla çıkmıyordu, ama öfke ve çaresizlik doluydu. “Tüm zamanımızı yatakhanelerde veya ucuz öğrenci evle-rinde birbirimize saçmalıklar anlatmayı öğrenmekle harcadığımız için ölüyor. Ah, sana Yeni Gine yerlilerini anlatabilirim ve Fran de İngiliz şairleri-BİDedebi tekniğini açıklayabilir ama bunların Mark’ıma ne faydası olur?”
“Aramızda tıp okuyan biri olsaydı...” diye söze başladı Fran çekinerek.
“Evet, olsaydı farklı olurdu. Ama yok. Aramızda bir araba tamircisi veya bir ineği ya da atı tedavi eden bir veterineri izlemiş biri bile yok.”
.Mavi gözleri daha da karararak onlara baktı. “Sizi sevmiş olsam da şu an Bay Tamirci için hepinizi feda edebilirdim. Hiçbir şey yapmadığınız takdirde ne olacağını bildiğiniz halde ona dokunmaya korkuyorsunuz. Ben de sizin gibiyim... kendimi ayrı tutmuyorum.”
“En azından iki...” dedi Fran ve sustu. En azından iki adam gitti, di-şecekti ki Harold oradayken bunun talihsiz bir cümle olacağını fark etti. En azından Stu ve Glen gitti. Hiç yoktan iyidir, değil mi?”bolu sahibinden satılık daire arsa sundu..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder